13 Eylül 2022

BAŞI DELİNEN BEBEK



Ankara, sokaklarında küçük adımlarımın bulunduğu, gençliğimi ise özgürce yaşadığım şehir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini iyi bir derece ile bitirip Diyarbakır’da bir hastaneye doktor olarak tayinim çıkmıştı. Mevsim kıştı. Ankara’nın o kulak memelerini ısırdığı ayazında Güneydoğu Kurtalan Ekspresi’ne bindiğimde saat on biri gösteriyordu. Garda beni yolcu eden annem, babam ve birkaç akrabamın el sallamaları trenin hızlanmasıyla tek tek gözlerimin önünden kayboluyorlardı. Trenin orta vagonun cam kenarında yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Köyleri, kasabaları ve şehirleri rayların o ninni gibi gelen tıkırtılarıyla uçsuz bucaksız karların o süt beyazına bürünmüş ovaların arasında kaybolmuş raylarda yol alıyorduk. Trenin durduğu istasyonlarda dışarı çıktığımda hava oldukça soğuktu. Trenin içi ise sıcacıktı. Neredeyse bir güne yaklaşan yolculuk bütün yolcuları perişan etmişti. Neden treni tercih etmiştim? Öncelikle uçak korkumun olduğunu peşinen söyleyeyim. Daha önce yaptığım bir yolculuk, benim için adeta bir kâbusa dönmüş ve bir daha uçağa binmeye yemin etmiştim. Tövbemi ileride bozar mıyım, bilmiyorum. Öğrencilik yıllarımda yine trenle Kars’a turistik bir gezi yapmış ve o muhteşem manzaraları trenin camından seyrederek yolculuk yapmanın keyfini yaşamıştım. Otobüs ise uzun süren yolculukta iki büklüm olmak demekti. İşte bunun için treni tercih etmiştim.

Elmadağ, Kırıkkale ve ardınca gelen il ve ilçelere uğradıktan sonra nihayet mesleğimin ilk durağı olan Diyarbakır’a yaklaşmıştık. Geyikli yazan garda bir süre duran tren hareket ettiğinde, kompartımanın ön tarafından gelen bağrışma sesini işitince oraya doğru koştum. Genç bir anne elinde battaniyeye sıkı sıkı sarmış bebeğini ileri geri sallıyor, arada bir göğsüne sımsıkı sararak öpüyordu. Sürekli aynı cümleleri tekrar ediyordu, “Gurbanın olayım ses ver!” Yanında eşi olduğunu tahmin ettiğim adamın yüzü sapsarıydı. Yardım bekleyen gözleriyle çaresizce çevresine bakınıyordu. Kalabalığa dağılmasını söyleyip, bebeği annesinin kucağından aldım ve boş bir koltuğa yatırdım. Üzerine çöreklenmiş battaniyeyi çıkardığımda bebek kat kat giydirilmiş ve yüzü mürdüm eriği gibi morarmıştı. Göz bebekleri ise kayık bir haldeydi. “Çabuk su getirin!” diye seslendiğimde birkaç şişe yanıma konulmuştu. Bebeği soyup üzerinde atletiyle bıraktım. Suyu parmaklarımla yüzüne manavda tezgâhtaki kıvırcıklara serpiştirilen su gibi birkaç kez serptiğimde bebek önce irkildi, sonra yavaş yavaş gözlerini araladı. Annesine, “Bebeğiniz havale geçiriyor, böyle giydirilir mi?” dediğimde, kadın gözyaşlarını salmıştı. “Ağlamayın, müdahale etmeseydim sakat kalabilirdi. Şimdi üzerindeki atletiyle kalsın. Diyarbakır’a indiğinizde doktora götürmeyi ihmal etmeyin.” Onlar minnet duygularını ifade ederken yerime geçtim. Bebek ağlamaya devam ediyordu.

Diyarbakır Garı’na yaklaştığımızda yirmi saati geçkin yolculuk yapmıştık. Neredeyse koca bir gündü ömrümden giden. Yolculuğumda kâh uyudum, rüyalar gördüm. Kâh uyandım hayaller kurdum, kâh kitap okuyup müzik dinledim kulaklığımla. İndiğimde gar kalabalıktı. Yolcularını ve yolculuklarını bekleyenler vagonların karşısına sıra sıra dizilmişlerdi. Daha önce annemle babamın kiralayıp eşyalarımı yerleştirdiği ev çalışacağım hastaneye ve tarihi surlara yakındı. Buranın güzelliğini Diyarbakırlı fakülte arkadaşım anlatmakla bitirememişti. Anlaşılan, geze geze öğreneceğiz bu şehrin güzelliklerini…

Evim küçük ama çok şirindi. Sağ olsun babam bir kamyonla eşyalarımı götürdüğünde her şeyi halletmişti. Kitaplarımı bile raflara özenle yerleştirmişti. Annem de mutfağı harika düzenlemiş, her şey yerli yerindeydi. Bakalım ne kadar düzenli kalacak ona garanti veremiyordum. Ne güzel bir şeydi, insanın anne ve babasının arkasında olması. Valizlerimi yerleştirmeden ilk işim banyoya girmek oldu. Sıcak bir banyonun ardından yatağıma uzandığımda hemen uyumuşum. Trende uyuduğumdan artık uyumamam gerektiğini biliyordum. Zira yarın işe başlayacağımdan düzenim bozulabilirdi. Dört beş saat uykudan sonra öğlene yakın kalktım. Acıkmıştım. Buzdolabında her şey vardı. “Ah annem, sen var ol, sağ ol…” Kahvaltılıkları masaya koyup yolda aldığım meyve suyuyla kahvaltımı yaptım. Daha sonra valizimi yerleştirip balkona çıktığımda, Diyarbakır’ı yüksekten seyretmenin keyfini tattım. Bakalım bu şehir benden neler bekliyordu veya ben ondan neler bekliyordum, onu da yaşadıkça görecektim.

Sabah erkenden kalktım. Heyecanlıydım. Tıraşımı olup dışarı çıktım. Otobüs durağında numarası öğrendiğim otobüs on dakika sonra durağa yanaşmıştı. Binip çalışacağım hastaneye geldim. Hastanenin geniş bir alanı vardı. Elimdeki görevlendirme yazısı ile birlikte Başhekimin odasına girdim. Biraz sohbet ve çay faslından sonra bana çalışacağım yeri göstermek için o önde ben arkada ayaklandık. Birlikte dolambaçlı bir koridorlardan geçtik. Görevlendirildiğim yer hastanenin acil servisiydi. Doğrusu, iyi bir doktor olmak için burada pişmek bana çok şeyler katacaktı. Ne de olsa unvanımız şimdilik pratisyendi. Servis sorumlusu doktor ile tanıştıktan sonra beni görevli diğer arkadaşlarla tanıştırdı. Acil servis kalabalıktı. Soyunma kabininde yanımda getirdiğim önlüğümü giydim. Bölüm şefi ile yatan hastaları birlikte vizit yaptık. Elindeki kartlara bakarak hastaların durumlarını tek tek izah etti. Geniş salondaki boş bir masaya oturdum. Karşımdaki hasta yakınları Kürtçe konuşuyorlardı. Ne demek istediklerini anlayamıyordum. Tercümanlıkta en büyük destekçim hasta bakıcılardı. Dil konusunda zorlanacağım belliydi. İlk gün yorulmuştum. Kahve beni kendime getiren en iyi şeydi. Doktor odasında kafamı geriye yaslayarak gözlerimi kapayıp kendimi dinlendirdiğim bir esnada, kapının gürültüyle açılmasıyla yerimden fırladım. Bölüm sorumlusu Doktor “İlginç bir vaka geldi, hemen hemşire hanımın yanına git, ilgilen.” dediğinde, elimdeki kahve fincanını sehpaya bırakıp servise geçim. Koşuşturmak bu servis için önemliydi. Paravanı açtığımda hastayı göremedim. “Hasta kim?” diye sordum. Etrafındakiler yelpaze gibi geriye doğru çekildiklerinde, sedyenin üzerinde küçük bir bebeğin olduğunu gördüm. Baygın bir haldeydi. O da trendeki bebek gibi battaniye ile sıkıca sarılmış, adeta içinde kaybolmuştu. Yanında bekleyen yaşlı ve bir de genç kadın, üç dört kişi de erkek… “Bir kişi kalsın, diğerleri dışarı çıksın” dediğimde, kimse yerinden kıpırdamadı. Belli ki söylediğimi anlayan olmamıştı. Hemşireye, “Kürtçe biliyor musun?” dedim. “Yok” dedi. “Öyleyse gidip bilen birisini bulup getirin.” derken bir yandan da el işareti ile dışarı çıkmalarını istedim. Neyse ki işaret diliyle isteğimi anlatabilmiştim. Bebek baygındı. Battaniyeyi açtım. Yüzü görünen bebeğin kafası kanlar içindeydi. Şaşırdım, yoksa kurşunla mı vurulmuştu? Yok yok… Olamazdı! Kurşun bu bebeğe büyük gelirdi. Bebeğin kafasında biriken kanları temizlediğimde, alnında bir delik olduğunu gördüm. Annesine hizmetli aracılığı ile neler olup bittiğini sordum. Kadın önce başını önüne eğdi, sonra kaldırıp siyah gözlerde tomurcuklanan yaşlarla anlattı. Bebeğinin nefes alamadığını gören kaynanası bebeğin kafasına çivi ile nefes yolu açtığını öğrendiğimde, şok oldum! “Nasıl bir cahillik bu!?” diyerek sinirlensem de sakinliğimi koruyarak ilk müdahaleyi yaptım. Yanımdaki hizmetli gülümsedi. “Doktor Bey, burada daha neler göreceksiniz neler… Görecekleriniz dünyanın hiçbir yerinde bulunmaz.” Derken, bölüm şefine bebeğin ameliyata alınması gerektiğini söyledim. Bebek alelacele ameliyathaneye sedye ile götürülürken ardından “Vah ülkem vah! Bu cahillik bizi öldürecek.” diye kendi kendime söylenip durdum. Masama geçip hastalara ait evrakları kontrol ederken karşıma göbekli irice bir adam dikildi. Bileğine geçirdiği tespihin taneleri irice ve cam gibi parlıyordu. Arkasında yaşlı bir kadının koluna girmiş karısını işaret parmağı ile “Aha bu” diyerek gösterdi.

“Avratım hastadır. Ama sana söylemeyiz. Yok mudur gadın toktor?”

“Tıpta kadın erkek ayrımı olmaz. Ben bakarım.”

“Sen benle dalga mı geçirsen? Olmaz, dedim se olmaz! Sen mahrem nedir bilmisen?”

“Neyi var?”

“Ayiptir ayip… Gadın toktor gelsin, ona söylirek.”

“Peki, hemen jinekolog arkadaşı evinden çağırtalım. Siz dışarıda bekleyin, haber vereceğim.”

“Evlat sen anlamirsen, gadın eyi değil diyem.”

“Beyefendi lütfen zorluk çıkarmayın. Doktoru çağırdık, gelecek. Dışarıda bekler misiniz?”

“Beklemezsem n’olcak? Benim avrata hemen bakıverin, hemen! Yoksa elimden bir kaza çıkacak ha!”

Adam söylediğimi anlamıyordu. Güvenliği çağırıp ilgilenmesini söylediğimde, adamın siniri daha da arttı. Güvenliği itekleyip sağa sola saldırmaya başladı. Herkes şaşkındı. Acildeki bu bağırış çağırış arasında hasta ve yakınları tedirgin olmuşlardı. Güvenlik elindeki telsizle arkadaşlarını çağırıncaya kadar adam giriş kapısına yumruğunu vurmuştu. Camlar tuzla buz olmuş, her yana dağılmıştı. Neyse ki gelen güvenlik görevlileri olayın daha da büyümesini önlemişlerdi. Kadın, kısa zaman içinde gelen doktor arkadaşımızca tedavi edilmişti. Merak edip kadının neyi olduğunu sordum. Literatüre girecek bir olayımız daha olmuştu. Adamın yaşı oldukça vardı. Karısı ise gençti. Çocukları olmuyormuş. Kayınvalidesi, çocukları olsun diye, gelininin organına maydanoz kaynatıp koymuş… Hey Allah’ım bakalım daha neler göreceğim!

İlk gün yaşadığım ilginç olaylardan sonra yorulmuştum. Hem kafamı dağıtmak hem de bir şeyler yemek için Diyarbakır’ın dünya mirasına giren Surların olduğu mekâna gittim. Burası ilginçti. Sur, akşamüzeri yanan ışıklarıyla bir başka güzeldi. Lokantalar, baharatçı dükkânları… Aklınıza ne gelirse vardı. ‘Kebapçı’ yazan bir restorana girdim. Yemeğimin ardından gelen sıcak künefeyi tadarken eriyen peyniri bir lastik gibi uzadıkça uzuyordu. İkram edilen kahvenin ardından eve girdiğimde ne televizyon izleyecek ne de kitap okuyacak gücü kendimde bulabilmiştim. Yatağa girdiğimde, hayal kurmaya fırsat bulamadan dalmışım.

Bakalım ikinci günüm nasıl geçecekti? Kim bilir hangi vakalarla karşılaşacaktım? Erkenden kalktım. Hava henüz aydınlanmamıştı. Balkona çıktım, havanın soğuk olmasına rağmen sporumu yaptım. Yorgunluğum gitmiş, kendimi dinç hissediyordum. Güzel bir kahvenin iyi geleceğini düşünüp su ısıtıcısının düğmesine bastım. Televizyonun karşısında haberleri izleyerek kahvemi içtim. Haberler iç açıcı değildi. Terör saldırıları özellikle bu bölgede yoğun bir şekilde devam ediyordu. Annem yola çıkarken çok tedirgin olmuş, dikkatli olmam için sıkı sıkı tembihlemişti. “Aman oğlum, dışarılarda fazla gezme, evinde otur.” Ancak dört duvar arasında yalnız oturmak kolay değildi. Bunun acısını günler geçtikçe daha da çok hissedeceğimi biliyordum. Yıllardır birlikte olduğum ailem burnumda tütüyordu. Belki de bir aşk yalnızlığımı alıp götürürdü… Hastaneye gitmeme daha vardı. Kahvaltılıkları buzdolabından çıkarmak üzereydim ki telefonum çaldı. Karşımda servis sorumlumuz Okan Bey acilen gelmemi istedi. Kahvaltı tabaklarını buzdolabına yerleştirmeden giyinip apar topar dışarı çıktım. Neyse ki otobüs erken gelmişti. Servise girdiğimde gördüklerime inanamadım. Kapının önünde sayısız ambulans vardı. Her birinden çıkarılan sedyeler hızla içeriye alınıyordu. Manzara korkunçtu. Etraf kan gölünden farksızdı. Önlüğümü giyip hastalarla ilgilendim. Ağır olanları ameliyathanelere gönderdik. Tedavi ettiklerimizi taburcu ediyor, bazılarının da yatışını veriyorduk. Yaralı olanlardan elleri ve ayakları kopanlar, cesetlerin ise parça parça olanları vardı. Şehrin merkezinde büyük bir patlama olmuştu. Bilanço, yirmi beş ölü, kırk yaralıydı. Günün koşuşturmasından bitkindim. Soluklanmak için kafeteryaya çıksam da parçalanmış vücutlar hâlâ gözlerimin önünden gitmiyordu. Cerrah arkadaşım gördüklerini şöyle söylüyordu, “İnsanlar televizyonlarda olayı izlerken, bizler bir taraftan parçalanan uzuvları dikiyorduk. Diğer taraftan da ölenlerin parçalanmış uzuvlarını bir torbaya doldurup yakınlarına nasıl teslim edeceğimizi düşünürdük.”

“Keşke Acil Servise kimseler gelmese…”

12 Eylül 2022

BULUT

 

Ayberk şehrin batı yakasının on kilometre uzağında dedesinin kendisine bıraktı bej renkli apartmanın giriş katında uzun yıllardır yalnız oturuyordu. Çoğu zaman duvarlar üstüne üstüne geliyor, bazen aynaya delicesine bakıp  kendi kendine konuşuyordu. Sokağında ne çocuk ne satıcı ne de insanın ayak sesleri vardı. Ayberk,  birkaç gün önce yirmi beş yaşına yeni girmişti. Esmerdi. Kıvırcık saçları uzun,  kalın siyah kaşları ise gürdü. Sinekkaydı tıraşına rağmen yine de bıyık ve sakalının kök izleri yüzünde belliydi.

Bahçelerinin sokağa bakan mutfağında dinlediği radyosunda Sting’in “ Shape of my heart” parçası belli-belirsiz çalıyordu. Ayberk, balkondaki eski koltuktan kalkıp radyonun sesini biraz daha açıp, yalnızlığına tekrar döndü. Dalgınca karşısındaki evlere baktı.  Beyaz apartmanın ikinci katındaki balkonda genç bir kadının çocuğuna oyunla yemek yedirişini özenle seyretti. “Hey gidi günler hey!” diyerek annesini anımsayıp iç geçirdi. Sokağı süpüren çöpçüyü izledi. “Hayırlı İşler” diye seslendiğinde,  çöpçü başını salladı. Ayberk, sigara paketine baktığında iki tane kalsa da birini çöpçüye uzattı. Küçük bir sohbetin ardından çiçeklerini inceledi. Birkaç saksıdaki çiçeklerin yaprakları dudağını aşağıya sarkıtan bir çocuk gibi eğikti. Sandalyenin arkasındaki mor renkli sulama kapını alıp çiçekleri suladı. Kendine “Nasılsın Ayberk?” sözcüğünü üst kattaki balkonlara bakıp kimsenin olmadığını anladığında mırıldandı. “Yalnızım”  “Eh…” yanıtı  yavaştı. Saçmaladığına güldü. Biten sigarasını, sanki yalnızlığına isyan edercesine lila renkli kül tabağına sertçe bastırıp söndürdü. Yeni aldığı Patrick Süskınd’ın “Koku” kitabının yirmi üçüncü sayfasına yerleştirdiği  ayracı kenara bırakıp “… derken çocuk uyandı. Önce burnuyla uyandı. Minicik burun kıpırdadı, ileriye uzandı, delikler açılıp kapandı. Havayı içine çekip ardından kısa kısa üflemelerle yine dışarı bıraktı. Hapşırmaya çalışır da tam başaramazmış gibi…” satırlarından uzaklaşıp gökyüzünün sonsuzluğuna baktı. Güneşin bir görünüp bir kaybolması arasında bulutların birbiriyle yarışını izledi. “Aslında hepimiz evrende bir hiçiz ve yalnızları oynuyoruz.” Dediğinde, kafasını okuduğu kitaba çevirdi. Kayan gözlerde satırları yutarcasına okuyordu.  Plastik sandalyede sırtının ağrıdığını hissedince kitabına ayracı koymadan ters çevirip içeriye geçti. Bir mahkûmun olta atması gibi elini ardına koyup odaları adımladı. Mavi desenli minderini dip odanın balkonundan alıp tekrar bahçeye geldi. Kitabını tekrar okumaya başladığında havada iyice kararmıştı.  Kollarına baktı, siyah ve sık kılların dipleri kabarıktı. Üşüdü. İçeri geçip aldığı hırkasını giydiğinde ısınır gibi oldu.  Dönüşte ocaktaki çaydanlığın altını yakıp kitabına devam etti.  Uzun süre gözlerini kitaptan ayırmadı. Okudukça kitap ilginç bir hal alıyordu.  Bir insanın kokulara karşı duyarlı olması, kokuları üretebilmek için cinayeti nasıl işler?” diye merak etti. Ayaklarını masanın altına doğru kaydırdığında farklı bir şey ayaklarını tırmalamaktan öte sanki yalıyor gibiydi. Önce korktu.  Masanın kırçıl desenli örtüsünü kaldırıp baktığında gördüğüne inanamadı. Gülümsedi.  Yalnızlığı bir anda uçup gitmişti. İçinde bir şeyler kıpırdadı. “Gördüklerim rüya mı?” diyerek örtüyü bıraktığında şaşkındı. Örtüyü tekrar yavaşça kaldırdığında iki parlak göze takılı kaldı. Uzun süre sevecence bakıştılar. Masanın altındaki cins köpek ayaklarının dibine geldiğinde beyaz ve gri karışımlı rengiyle tüm şirinliğini sergiliyordu.  Ayberk, boynundaki tasmanın kopuk halini görünce; “Mutlaka sahibinden kaçmıştır,  kim bilir sahibi şimdi nasıl üzülmüş ve yana yana arıyordur.” diye düşündü.  Köpek, mutfağa yalanarak bakıyor, fakat içeri girmiyordu. Beş-on adımlık balkonun etrafında dolaşsa da Ayberk’in yanından ayrılmıyordu. Ayberk “Belli ki aç” diyerek akşamdan yaptığı ve birkaç parça kalan tavuğu buzdolabından çıkardı. “Acaba ne yer, yağlı yemek dokunur mu?” diye tereddüt etti. Vermekten vazgeçti.  Köpeği kucağına alıp, çenesinin altını okşadığında bir eliyle de masasındaki diz üstü bilgisayarına  “cins köpekler nasıl beslenir?” yazısını Google’a zorlansa da yazabilmişti. “Köpeğinize yemek artıkları vermeyin, çikolata verirseniz zehirlenir. Kedi maması da vermeyin!” uyarılarını dikkate aldı. “Öyleyse ne vermeliyim?” diye köpek besleyen arkadaşını aradı. Onunda ‘Lilia’  adındaki ‘Golden’ cinsi köpeği, süper zekâydı. Tam bir sevgi manyağıydı. Onun küçüklüğünü bilirdi. Arkadaşının arabasıyla birlikte eve getirdiklerinde küçücük şirin bir yavruydu. Şimdi artık kocamıştı. Köpek yaşıyla da dokuz yaşındaydı. Artık sırtında beyaz tüyleri de ihtiyarlık alametiydi. Neler yapmıyordu ki; yeter ki kapıdan eve girenin kokunu almasın, evin içinde deliler gibi oradan oraya koşuşturur, ‘pati ver’ dersin, önce bir ayağını ardından diğer ayağını uzatırdı. Doymak bilmeyen acıkmasıyla kabını ağzına alıp içine bir şeyler koymanız için size uzatıp gözlerinizin içine bakardı.  “Getir sigara paketini!” dersin,  sehpanın üzerinden alıp size getirir, hele gözlerine baktıkça içinize sevgi geçerdi. “Ne yaptın Lilia perdeyi” diye şaka yollu bağırdığınızda utanır, yerine yavaşça giderdi zavallı… İşte manyak bir cinsti bu Golden’lar. Lilianın bir tek kötü huyu vardı, oda eve hırsız girse, hiç havlamaz hatta hırsıza yardım bile ederdi. (!)  Ayberk, cins köpeklere; bisküvi, mısır, çavdar ve arpa ekmekleri, çeşitli lapalar, pirinç, bulgur ve makarna gibi yemeklerin bozulmamış şartıyla verilebilmesini,  ayrıca, fazla yağlı olmamak şartıyla pişmiş etinde verilebileceğini öğrendiğinde, mutfağa geçti. Dünden kalan ve yağsız pişirdiği spagettiyi küçük parçalara bölüp, “Yalnız” adını verdiği köpeğin önüne bıraktığında o da dilini dışarıya salarak memnuniyetini belirtiyordu. Ayberk, paketteki son sigarasını yaktığında, geceyi sigarasız geçirmemek adına markete gitmeyi düşündü. Köpek ise yanı başından ayrılmıyor, önüne konulan makarnayı hızla bitiriyordu. Bir ara soluklanıp kafasını kaldırdı. Susadığı belliydi. Ayberk, mutfak dolabının altından bulduğu eski bir kaba suyu koyup köpeğin önüne koymasıyla  şapırtı sesi de kesilmiyordu.  Ayberk, uzun aramalar sonunda bulduğu birkaç metrelik kalın ipi köpeğin boynundaki kopuk kayışına düğümleyip kaybolmasın diye bahçenin ışıklandırma direğine sıkıca bağlayıp markete gitti.

***

 

Burcu, sarışın bir kızdı. Sıfır bedene yakın görünümüyle mankenlere taş çıkartırdı. Salaş giydiği tişörtü yırtık kot pantolonuna ulaşmıyor, aksine göbeğindeki sarı tüyler ara sıra sırıtan güneşin ışığında parlıyordu. Henüz yirmi bir yaşını birkaç ay önce doldurmuş, yüksek puanla kazandığı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü bitirmesine de iki senesi vardı. Yıllar önce annesiyle babasını üç yaşında bir trafik kazasında kaybetmişti. Anneannesi Burcu’yu sahiplenmiş,  onu bir melek gibi kanatları altında büyütüp okutmuştu. Anneannesi güler yüzlüydü. Pamuksu seyrek saçları ve kırışık yüzünde ise yılların yorgunluğu vardı. Dinç de değildi.  Evlerinin üçüncü yaşayanı da Bulut’tu. Sabahın erken saatinde kapıyı sessizce açıp sürüklediği bavulunu ayakkabılığın kenarına dikti. Anneannesinin çatallaşan sesini işitti:

“Kızım sen misin?”

“Evet, anneanne, okulumda olaylar çıkınca birkaç günlüğüne okulu tatil ettiler. Ben de seni ve Bulut’umu görmeye geldim.”

“İyi… de…”

“Nasıl yani? Anneanne yoksa sağlığına bir şey mi oldu?”

“Yok, kızım. Ne olabilir ki? Şükür iyiyim de…”

“De, ne anlama geliyor?”

“Bulut…”

“Sahi Bulut nerde? Kokumu dışarıdan alınca havlardı, yoksa ona bir şey mi oldu?”

“Yok, kızım, bir şey yok, dedim. Geç içeriye. Şöyle bir soyun bakalım daha uzun uzun konuşuruz.”

“Anneanne sakın ona bir şey olduğunu söyleme! ‘Geçenlerde namaz kılınan evde köpek beslenmez’ diyordun, yoksa…”

“Kızım meraklanma anlatacağım…”

“Ona bir şey olduysa, vallahi dünyayı yıkarım!”

“Sakin ol.  Hele gel mutfağa senin çok sevdiğin böreği yaptım. Karnında acıkmıştır senin.”

“Acıkmadım! Haydi anlat, Bulutum nerede?”

“Kızım artık ona bakamıyorum. Evin içinde kendimi zor idare ediyorum. Hem tüylerini temizlemekten de canım çıktı. Geçenlerde tuvaleti için parka götürdüm. Kayışından sıkıca tutuyordum. Mahallenin çocukları sevmeye başladılar. İçlerinden yaramaz biri yanındaki küçük bıçağıyla tasmasını kesmesiyle Bulut’ta hızla yanımdan uzaklaştı. Çocuklar arkasından koştu ama…”

“Ne yani şimdi Bulut kayıp mı?”

Burcu olduğu yere yığıldı, sarışın suratına kan oturmuş, gözlerinden yaşlar yırtık kot pantolonundan sırıtan çıplak bedenine damladığında ağlamasını hıçkırıklarla bitiremedi. Anneannesi teselli etmeye çalışsa da başaramadı. Burcu, hızla odasına geçip yatağına kapaklanıp hıçkıra hıçkıra ağladı.  Anneannesi de başındaydı.

“Lütfen beni yalnız bırakır mısın?”

“Kızım,  inan ki benim bir suçum yok. Hep o yaramaz çocuklar…”

Burcu, burnunu arka arkaya mendiline sümkürdü. Gözlerine kan oturmuştu. Banyoya geçip Bulut’un mama kapına baktı. Duran gözyaşları bir kez daha hızlanmıştı. Odasına geçip fotoğraf albümünü çıkarttı. Balkonda kucağında çektirdiği Bulutun fotoğrafına uzun uzun bakıp anneannesine:

“Şimdi onu nasıl bulacağım?”

“Buluruz kızım, buluruz merak etme. Mahallemizin uygun yerlerine ilan yapıştırır. Bulan birisi varsa mutlaka haber verir.”

Burcu,  bilgisayarına geçip, biraz önce baktığı Bulut’un fotoğrafını büyütüp, cep telefonunu da ekleyip hazırladığı ilan sayfasını flash belleğine aktardı. En yakın kırtasiyecide çoğaltıp mahallelinin görebileceği market, fırın ve kasap gibi dükkânların bulunduğu elektrik direklerine astı.

***

 

Hava kararmak üzereydi, Ayberk, bir an önce dostuna dönmek için kasada kuyrukta bekleyenlerden rica ederek sigaranın ücretini ödeyip evine yöneldi.  Geniş betonlu elektrik direğinin önüne geldiğinde duraksadı. Daha önce gördüğü ilanlara benzemiyordu. Bulut’un resmini gördüğünde şaşırdı. “Güzel anların da sonu varmış” diyerek resmin altındaki yazıyı okudu: “Çok Sevdiğim Köpeğim Bulut’u görenler aşağıda verdiğim cep telefonuma bildirirlerse sevinirim” diyordu. Durdu. Cep telefonuna numarayı kayıt etti. Sevginin bu kadar çabuk avuçlarının içinden kaybolacağını tahmin etmiyordu. Belli belirsiz adımlarla yürürken; “Demek adı Bulutmuş, güzel isim. Hey Tanrım!” dediğinde gökyüzüne baktı. Parçalanmış kara bulutlar hızla kayıyordu. Eve geldiğinde kapıdan girmedi. Bahçeye dolandığında,  dostu, mahzun gözlerle Ayberk’e dil çıkartıp, kuyruk sallıyordu. “Eh be! Buraya kadarmış dostluğumuz!” diyerek Bulut’u çözüp kucağına aldı. “Bulut, Bulut, diye uzun süre sevdi. Cep telefonuna kaydettiği numarayı aradığında Bulut’ta Ayberk’in yüzünü yalamaya devam ediyordu. Karşısında genç bir kızın sesiydi. Ayberk:

“Kayıp köpek için aramıştım…” dediğinde, kızın çığlığından Ayberk telefonu kulağından bir süre uzak tutmak zorunda kaldı. Kulağına tekrar getirdiğinde, kızın  çığlığı hâlâ devam ediyordu.

“Adı?”

“Bu- Bulut…”

“Rengi?

“Beyaz ve içinde gri karışımlı.”

“Evet, köpeğiniz ben de.  Çok sevimli, ona öyle alışmıştım ki…”

“Boynunda tasması kesik mi?”

“Evet…”

“Ah o yaramaz çocuklar! Umarım yağlı bir şeyler vermediniz değil mi? Yoksa kusuyor da…”

“Az kalsın tavuk kızartması verecektim, sonradan internetten araştırıp ona uygun şeyler verdim. Merak etmeyin keyfi yerinde!”

“Adresinizi verir misiniz?”

“Yazın…”

Yarım saat sonra Burcu bahçeye geldiğinde Bulut’u önce göremedi. “Yoksa benimle dalga mı geçtiniz?” dediğinde, Ayberk “Olur mu öyle şey, masanın altına girdi, küçük bir oyuncak bulmuş, onunla oynuyor.” dediğinde Burcu derin bir “Oh!” çekerek masanın örtüsünü kaldırıp baktığında; “Ah seni yaramaz, ömründen ömür yedin! Gözlerim ağlamaktan kızardı, mikrop kaptı!” sitemiyle Bulut’u kucağına çekti.  Ayberk de burukça olup biteni izliyordu. Kıza baktı. “İlk görüşte ‘Aşk’ bu olsa diyerek Burcu’yu ayaklarından saçlarına kadar süzdü.  Bulut’u içine sokarcasına sevmesi de hoşuna gitmişti. “Beni de böyle seven olacak mı?” özlemiyle Burcu’yu masaya davet etti.

“Ne içersiniz”

“Sek bir neskafe olabilir. Şeker olmasın. ”

“Hemen sıcak suyu koyuyorum.” diyerek ocağın başına gitti. Heyecandan ocağı birkaç kez denese de yakamadı. Dolapta biriktirdiği çakmaklardan birisini seçip ocağı yaktığında yan gözle kızı izledi.  Kız Bulutla öpüp koklaşıyordu.  Ayberk,  masaya döndüğünde kız:

“Yalnız mı yaşıyorsunuz?”

“Evet.  Hem de uzun yıllar.”

“Siz?”

“Ben de yalnız sayılırım. Bir anneannem, bir de Bulut’um var hayatımda. Annemle babam ben henüz üç yaşındayken trafik kazasında ölmüşler.”

“Üzüldüm. Benim annemle babam da ayrılar. Evin tek oğluydum.  Bana vefasız çıktılar. İkisi de ayrılınca hemen evlendiler. Evlendikleri eşleri de beni kabul etmedi. Ben de dedemle kalıyordum, ancak o da yıllar önce doksan yaşındayken vefat etti. Ölmeden önce bu evi  benim üstüme yaptırmıştı. İş bulduğumda çalışıyorum, bulamazsam, dedemin bıraktığı üç-beş kuruş, bir de babamın arada sırada gönderdiği parayla yaşıyorum.”

“Okudunuz kitap çok güzel, yakın zamanda ben de okumuştum.”

“Arkadaşım tavsiye etti, hatta sonunun çok ilginç olduğunu söyledi. Hani olmaz ya kitabı sondan okumayı düşünmedim de değil (!)”

Ayberk, kahveyi kızın gözlerinin içine bakarak uzattığında “sana âşık oldum” mesajını yüreğine bırakmıştı. Burcu, utanırcasına gözlerini kaçırdı. Kahvesinden son yudumu alıp Ayberk’e:

“Ben artık gideyim, anneannem merak eder.  Kim bilir o da Bulut için ne kadar sevinecek. Kadıncağız Bulut’u kaybettim, diye kendini harap etti.”

“Tanıştığımıza memnun oldum. Tekrar Bulutla gelirseniz sevinirim”

“Neden olmasın.”

Ayberk, gökyüzüne bir kez daha baktı. Bulutlar dağılıyor, sanki yüreği gibi paramparçaydı. Gözlerini kapattı, Bulut’u ve Burcu’yu düşünürken radyoda çalan Candan Erçetin’in “Aşkı Ne Sandın?” şarkısını bu kez farklı dinledi. Rüzgâr masadakileri dağıtmaya başladığında toparlanıp salona geçti. Üçlü koltuğuna uzandığında televizyonu açmak istemedi. Kitabını okumaya devam ederken gözlerini de uykuya teslim etti. Uzun gecenin ardından uyandığında saatine baktı. Henüz dörde beş vardı. Tuvalete kalktığında uykusu da bölük pörçüktü. Yatağına geçip televizyonun kumandasına dokundu. Ekrana ilk gelen “Belgesel” programına takılı kaldı. Tekrar gözlerini kapattığında,  telefonun sesiyle uyandı.

“Rahatsız etmiyorum değil mi? Birazdan gelsem beni misafir eder misin?”

“Burcu hanım siz misiniz?”

“Artık bana ‘hanım’ demeseniz. Yalnızca Burcu, desen.”

“Tabi ki. Burcu. O zaman ben de şekersiz neskafenizi hazırlayım.”

“Boş ver kahveyi! Kırmızı bir şaraba ne dersin? Sahi bu arada sen de romantik bir müzik ayarla, sabaha kadar dans edelim, hem de başımız dönercesine.”

Ayberk, duyduklarına inanamadı. Şaşkın ve heyecanlıydı. Tüm ışıkları yakıp odanın içinde aptalcasına dolaştı. Baksırlı haliyle kızın karşısına çıkamazdı. Hemen üzerini değiştirip salonda beklemeye başladı. Zil çaldığında neredeyse kalbi duracaktı. ‘Yaşıyor muyum’ diye aynaya baktı.  Kapıyı açtığında krem rengi trençkotu,  topuz saçları altındaki pürüzsüz beyaz tendeki koyu makyajıyla Burcu’yu karşısında görünce tanıyamadı. Bulut’u almaya gelen kızdan eser yoktu. Kalbini bir türlü zapt edemiyordu. Eli ayağı titriyordu. Burcu:

“Şarabı açmak için tirbuşon var mı?”

“Evet, hemen alıp geliyorum. Dolapta mezede var, sen ayarlar mısın? Kendi evin gibi bil…”

“Ama ben henüz misafirim, neyin nerede olduğunu bilemem ki!”

“Gel o zaman birlikte hazırlayalım.”

“O kadar teferruata gerek yok. Biraz  peynir, biraz da meyven varsa, deme keyfimize!”

Ayberk,  Burcu’nun söylediklerine ilave olarak birkaç parça dünden kalan  piliç kızartma ve mantar soteyi de masaya koyup mumları yaktıktan sonra romantik müziğin sesini biraz daha açtı.  Burcu,  trençkotunu koltuğun üstüne attığında düzgün ve pürüzsüz bacaklarıyla sutyensiz dik memelerinin dolgunluğunu ortaya çıkaran kırmızı geceliği içinde şuhtu. Ayberk’in uzattığı şarabı içmeye başladığında keyifliydi. Birkaç kadehten sonra içi ısınmıştı. Gittikçe koyulaşan sohbet de samimiydi. Ayberk, dedesinden kalan pikaba Frank Sinatra’nın “Strangers In The Night” plağını bulup koyduğunda Burcu:

“Nostaljik ve hoş bir parça…” sözü dansa davetkârdı.

Ayberk iki ellini uzatıp Burcu’yu dansa davet etti.

İki genç mum ışığının loşluğunda saatlerce sımsıkı sarılarak dans ederken gözler bir birine kenetliydi. Şarap, vücutları gittikçe esir almış, testosteron salgısıyla Ayberk, elini kızın kalçalarında gezdirmeye başladığında kenetlenen dudaklar, kırmızı şarabın tatındaydı. Bedenler, ihtirasla yatak odasına akıyordu. Bardaklarda yarım kalan şarap tadında salonda bırakılan elbiseler halının üstünde dağınıktı. Burcu çırılçıplak yatağa uzandığında Ayberk onu bir tablo güzelliğinde uzunca seyretti.

Kapı çaldığında sarhoşlukları da uçup gitmişti.

Ayberk: “Kim o?” sesini yavaşça bıraktı.

“Ben Burcu’nun sevgilisiyim. Onu takip ettim. Buraya girdiğini gördüm. Çabuk açın yoksa şimdi polis çağıracağım!”

Ayberk, kapının mandalını takıp kapıyı aralayıp saklambaç oynayan çocuklar gibi baktı.

Üçgen vücutlu gencin yüzünden ateş fışkırıyordu. Ağzından sıçrayan salyaya aldırış etmeden yaptığı el kol hareketleriyle konuşması sertti.

“Çabuk Burcu’yu buraya çağır!  Yoksa!”

“ Bi-bi- bir saniye…”

Burcu,  hiçbir şey olmamışçasına kırmızı geceliğini üstüne geçirip Ayberk’in arkasından:

“Ne var, başımın belası, ne var! Seni sevmediğimi söyledim! Hâlâ neden peşimdesin?”

“Ama Burcu, ben sensiz yapamam! Ölürüm!”

“Onu beni aldattığında düşünecektin!”

“Biliyorum yaptığım bir hataydı. İnan ki seni çok seviyorum! Müsaade et içeri gireyim, söz olay çıkarmayacağım!”

“Yaptığın anda polis çağırırım bilesin!”

Ayberk,  kapının mandalını gevşetip açtığında Burcu’nun sevgilisi hızla içeri girdi. Salonda tartışma gittikçe şiddetleniyordu. Genç delikanlı Burcuyu bir ara hızla iteklediğinde neredeyse kafası sehpaya çarpacaktı. Burcu düştüğü yerden Ayberk’in yardımıyla zor toparlandı.

“Sen kaşınıyorsun!”

“Ben her şeyi göze aldım!”

Burcu, sertçe “Sen kaşınıyorsun! Artık seni sevmiyorum! Defol git hayatımdan!” diye bağırdı. Delikanlı Burcu’nun suratına tokadı patlattığında,  Ayberk olup bitene daha fazla seyirci kalamadı. Gözü döndü. Dişleri sinirden kilitlendi. Elleri titremeye başladığında sehpanın üzerindeki kalın küllüğü olanca hızıyla delikanlının kafasına vurdu. Fışkıran kanlar odanın her yerine sıçrıyordu.  Ortalık adeta kan gölüydü. Delikanlı gittikçe kan kaybediyordu. Burcuyla Ayberk sarılarak olup biteni film kopmuşçasına izliyordu. Delikanlı, son çırpınışından sonra halının üstüne cansız bedeni boylu boyunca uzandı.

Ayberk: “Şimdi ne yapacağız?”

“ Cesedi banyoya götürelim!”

“Ondan sonra?”

“Bir çaresini buluruz. Şimdi hava aydınlanıyor. Yarın gece yarısı cesedi bahçeye birlikte gömeriz. Ne dersin?”

“Burcu olur mu öyle şey! Kedi, köpek kokusunu alıp hemen eşeleyip cesedi bulurlar.”

“Bulamazlar. Bir torba da çimento bulursak gerisini bana bırak. Şimdi gel birlikte cesedi banyoya taşıyalım.”

Oda soğuktu. Cesedi banyoya sürüklediklerinde her yer kan içindeydi. Halıları toplayıp yerleri ve üstlerini temizlediklerinde kapının zili çaldı.  Açtıklarında, üst kat komşusuydu:

“Ayberk,  dün gece evinizde gürültü vardı, umarım önemli bir şey yoktur.”

“Ha- yır, hayır, kız arkadaşımla biraz eğlendik, kusurumuza bakmayın…”

“Peki, görüşmek üzere…”

Ayberk, başından geçenlere inanamıyordu. Durup dururken bu cesette nereden çıkmıştı? Burcuyla banyoya girdiklerinde cesedin bakışından ikisi de ürkmüştü. Ertesi gece olmak bilmiyordu. Ya yakalanırlarsa, işte o zaman dünyalarının sonuydu.

Gece yarısı herkes uykuya çekildiğinde iki genç bahçede derin bir çukur kazıp çimentoyu karmaya başladılar. Ter içindeydiler. Cesedi banyodan çıkartıp çukura bıraktıklarında ölen delikanlının gözleri hâlâ Burcu’ya bakıyordu. Cesedin üzerine toprak atıldıkça rüzgârın çıkardığı ıslık sesi ise ürkütücüydü. Ayberk,  ellerini yıkamaya girdiğinde telefonuna kurduğu saatte çalmaya başlamıştı. Yataktan doğrulduğunda ellerine uzun süre baktı. Temizdi. “Allah’ım ne kâbus dolu geceydi” diye yaşadıklarının rüya olduğuna sevinmişti…

 

Not: “Tirşe Rengi Apartman” adlı roman çalışmamdan bir bölüm Romanım TASDİX firmasınca kayıt altına alındığından bu hikayemin kopya yapılması  yasaktır.

09 Eylül 2022

KİTAPLARIM


BASILMIŞ KİTAPLARIM

  • Vallahi Öptürmem - (Deneme) Mola Yayınları - Temmuz 2012 (Tükendi)  Konusu: İnsanların,  dolandırıcılar ile nasıl aldatıldıkları anlatılmaktadır. 
  • Mor Gözdeki Hüzün - (Roman) 1. Baskı DEHA Yayınları  2014 Tükendi.  2. Baskı Hel Yayıncılık 2015  (Tükendi) Konusu: Modelist bir kadın içki içen bir kocası tarafından gördüğü şiddet ve daha sonra kocasının kanser olması sonucu ona her şeye rağmen bakma mücadelesinde gelişen ilginç yaşamsal olaylar.
  • Sonrasız Kadınlar - (Kısa Öyküler) Lakin Yayınları - Mart 2015 - Konusu: Şiddet gören kadınların kısa öykülerinden oluşan bir kitaptır. 
  • Corona Yalnızlığı - (Roman) Ceren Yayınları - Haziran 2021 - Konusu: Kahramanım yaşlı Vehbi Bey, yalnızdır. Eşi ve çocukları tarafından terk edildikten sonra on yıl huzurevinde kalmış ve orada rahat edemeyince  bir öğrenci apartında  daire kiralar ve burada Covit dönemine yakalanır. Yalnızlık kaderidir. Ama bir gün parkta tanıştığı Melahat onun hayatında önemli bir yer tutar. Aşık olurlar.  Aşk öylesine kuvvetli bir duygudur ki ne yasak dinler ne de virüs... Yurt dışında okumaya giden ve orada kalan çocukları babalarını bulabilecek midir?

------------------------------------------------------------------------

BASIMI BEKLEYEN ÇALIŞMALARIM

  • Kavanozdaki Böcekler - İstanbul'dan Altınbilek Yayınları ile sözleşme imzaladıktan sonra yayınevinin el değiştirmesi ve bilimsel yayınlara yönelmesiyle anlaşma ortada kalan bu eserimin konusu çeşitli ülkelerdeki  mültecilerin Avrupa'ya ulaşma mücadelelerini  anlatmaktadır. 
  • Elma Şekeri - Biri İzmirli diğeri Diyarbakırlı iki doktorun iki aile arasına sıkışmış kültürdeki aşk hikayesini Doğu gerçeği ile anlatıldı.
  • Kuvöz Operasyonu -prematüre çocuğunun sırtında ve beyincik bölgesindeki urların ameliyat ile alınması  için o yıllarda Türkiye'de olmayan bir Kuvöze ihtiyaç bulunmaktadır. Kahramanıma İngiltere'deki bir arkadaşı yardımcı olur. 
  • Tirşe Rengi Apartman - Bir apartman hikayesi. Doğuda bir ağayı öldüren katili, Bursa'ya kaçar. Ağanın eşi neyi var neyi yok satar ve iki çocuğu ile Bursa'da bir apartmanın bodrum katına yerleşir. Artık tek görevi katilini gece gündüz Bursa'nın her yerinde aramaktır. Geceleri kocasının çeyiz sandığındaki kıyafetleri giyer, bıyık takar ve yaptığı poğaçaları kahvelerde satarak o gece yüzünü gördüğü katili arar. Bulabilecek midir?
  • Süpürgelikteki Dostum - (Biyografik roman) - Bu çalışmam, babamın 1954 yılında Ankara'ya annemle birlikte gelip  yaşam mücadelesi, çocukluğum, gençliğim, iş hayatım ve yazarlık dönemlerim ile yazdığım kısa öykülerimden  oluşmaktadır. Ortalama 450 kitap sayfası olacaktır.
  • Yer Altındaki Güneş - Bu roman çalışmama çok önem veriyorum. Senaryosunu da yazdım.  Belgrad Ormanları karşısındaki Bahçeköy'de oturan İnşaat Mühendisi bir gencin ilginç hikayesi. Bu çalışmamın konusunu burada vermek istemiyorum. Her ne kadar Tasdixlenmiş olmasına rağmen malum konu çalıntıları söz konusu olabiliyor. 
  • İsli Çamaşırlar - Henüz üzerinde çalıştığım romanımın konusu aşk temasıdır.  
----------------------------------------------------------------------

KİTAPLAŞMASINI DÜŞÜNDÜKLERİM

Kuşların Milleti - Şiir çalışmalarım.

Dünya Yazarları İle Röportajlar -  Aralarında Kübalı , Hindistanlı, Japon, Hırvatistanlı, Rus asıllı Amerikalı, Zimbabweli, Şili asıllı Avusturalyalı,  Filistinli yazar ve şairlerle yaptığım röportajlar düzenli olarak bir buçuk seneye yakın "Deliler Teknesi" dergisinde yayımlanmıştır. Bu çalışmamı biraz daha ilerletip onu da kitaplaştırmak istiyorum. 

Kısa Öykülerim-  Seçme kısa öykülerimi de kitaplaştırmayı düşünmekteyim. 

Evet bunca çalışma varken bir yazar için en büyük sorun yayınevleridir. Para vererek kitap basmayı hiç düşünmedim. Hep söylerim, ben edebiyat bavulumu doldurup dünyaya bırakırım.  İster yayımlasınlar, ister yayımlamasınlar.

Sevgilerimle,

Ertuğrul ERDOĞAN






EDEBİYAT SOHBETLERİ (2)


 

EDEBİYAT SOHBETLERİ (1)



GÖK KUBBENİN ALTINDAKİ GERÇEKLER



Bağdat seferinin ardından IV. Murat vezir ve saray erkânını toplayıp zaferin şerefine emir verdiğinde Topkapı Sarayı’nın içine Bağdat Köşkü bir yıl gibi kısa bir sürede tamamlanmıştı. Çinilerle döşenmiş bu binanın iç tasarımı da muhteşemdi. Boğazın ihtişamlı sarayında Padişah IV. Murat, İran seferine çıkacağı gün her zamanki gibi erkenden kalkmıştı. Sabah namazını kılıp pencereden gökyüzüne uzunca bakmış, martıların keyifli uçuşlarını seyretmişti. Aklından geçen savaş planlarının ardından Divan-ı Hümayun’un bulunduğu makamına geçip düşünceli bir halde tahtına oturmuştu. Kapıda bekleyen vezirini el işaretiyle yanına çağırmış, “Bünyamin Efendiyi…” demesiyle vezir, haşmetlisinin ne demek istediğini anlamıştı. Eğilerek selamını sunup saygıyla geri geri kapıdan çıkmasıyla birkaç dakika içinde asıl adı Benjamin olan ancak Müslüman olduktan sonra ‘Bünyamin’ ismini alan Bünyamin Efendi, kısa zamanda padişahın huzurundaydı. IV. Murat:

“Bünyamin Efendi tezden Ehl-i Kalem’e emir oluna, oradan 1000 altın alına ve Hollanda’ya gidile…”

“Hayırdır haşmetlim…”

“Matbaayı Osmanlı’da kuracağız. Daha önce elçimizi Hollanda’ya göndermiştim. Anlaştık. Sen yalnızca Willem Janson Blaev’in imalathanesinden teslim alıp deniz yoluyla saraya getireceksin.”

Bünyamin Efendi eğildiği yerden başını kaldırmadan “Emrin olur Haşmetlim” diyerek geri geri kapıya yaklaşıp tekrar selamını verdikten sonra padişahın huzurundan ayrıldı. Deniz yoluyla Hollanda’ya indiğinde, 1639 yılının 17 Mayıs günü Osmanlı’nın İran, Irak ve Ermeni sınırını belirleyen Kasr-ı Şirin Antlaşması imzalanmıştı. Altmış yıl süren İran- Osmanlı Savaşları da sona ermişti.

Hurufatlarıyla birlikte tahtadan yapılmış matbaa makinesi gemiye yüklenip Osmanlı topraklarına girmesiyle Osmanlı’nın Girit sorunu da iyice alevlenmişti. Akdeniz’de güvenliği sağlamakla görevli Ali Piçinoğlu komutasındaki Cezayir ve Tunus donanması Avlonya limanına demir atmıştı. Venedikliler, komutanları Marino Capello yönetimindeki donanmasını Ali Piçinoğlu üzerine gönderip gemileri topa tutunca IV. Murat bu duruma çok sinirlenmişti. “Venedik’le ilişkiler kesile…” diye emir vermesiyle Osmanlı topraklarındaki Venediklilerinde işi zordu. Onlar için ölüm fermanı çoktan verilmişti. Bu arada IV. Murat’ın sağlığı da gittikçe bozuluyordu. Padişahın amacı, sağlığı düzelince hemen Venedik’e sefer çıkartıp intikam almaktı. Ancak devreye giren Musa Paşa, Venedik’le yapılan anlaşmayla Cezayir ve Tunus gemilerinin Osmanlı limanlarında barınabileceğine dair anlaşmaya imza attı. Venedik’ten 250 bin altın savaş tazminatını da koparmıştı. Sırlar içinde hazırlanan Venedik’e saldırı planlandığında IV. Murat’ın durumu gittikçe kötüleşiyor, damla hastalığı her tarafını esir alıyordu. 1640 yılının Şubat ayının 8’ini 9’a bağlayan gecesi öldüğünde, 25 yaşına kadar öldürülme korusu içinde günlerini geçiren en küçük kardeşi Sultan İbrahim, diğer namı adıyla Deli İbrahim, Annesi Kösem Sultan’ın isteği üzerine 9 Şubat’ın sabahında tahta oturur. Ülkede iç karışıklıklar gittikçe alevlenir. Bir köşede unutulan matbaa makinesinin faaliyete geçeceğini öğrenen gericiler ile işlerine sekte vurulacağını anlayan hattatların heyet sorumlusu, Sultan İbrahim’e:

“Haşmetlim, elin gâvurundan Osmanlı topraklarımıza matbaa aleti getirmişler. Bu aletle birde Kuran-ı Kerim basacaklarmış. Günahtır! Dinimizce caiz değildir!” dediğinde, İbrahim Sultan:

“Gelen matbaa aletini hemen sarayın demirci başısına teslim edip bu ucube eritile!” buyruğunu vermesiyle birlikte matbaa makinesi apar topar saray demirci başının bulunduğu yere götürülür.

Demirci başı, karşısındaki alete garipçe bakıp getirene:

“İyide ben bunu nasıl eriteceğim? Bu demir değil ki! Ağaçtan yapılmış… Yakayım mı?”

Sarayın Ehl-i kalemindeki görevli:

“Vallahi ne yaparsan yap padişahımızın emri, bunu yok edecekmişsin…”

“Tamam, şu köşeye yerleştirsinler. Ben gerekeni yaparım.”

Matbaa makinesi artık hurufat kasasıyla birlikte demirci başının bulunduğu mekândadır. Demirci başı matbaa makinesinin etrafında birkaç kez dolaşıp inceler. Makineyi nasıl yok edeceğini bilemez. Kafasını iki tarafa sallayıp: “Kim yapmış bu biçimsiz aleti?” diyerek sandığın içindeki hurufatları inceler. Tersine düzüne bakar. “Allah! Allah!!” diyerek, ucunu kızarttığı demiri geniş pazılarının kuvvetiyle döver. Alnındaki terleri silerken gözü de tekrar matbaa aletine takılır. “Şeytan işimi midir nedir?” diyerek çekicini kızgın demire sürekli vurur. Kafasını kaldırıp kapıdan yönelen gölgeye bakar. Alnında biriken terini siyah kıllı iri koluyla birkaç kez siler. Önce gözlerinin üstüne düşen ter damlacıklarıyla güneş ışığının karışımı arasında hiçbir şey göremez. Bir kez daha gözlerini ovuşturup bakınca karşısında, çarşı eşrafından Abraham’dır. Onun dedesi de İspanyol’du. (Padişahın fermanıyla Yahudiler, Müslümanlardan daha şatafatlı giyinmeleri istenmediğinden Abraham’ın imkânı olmasına rağmen üstündeki giyecekleri gösterişsizdi.) Abraham, kafasındaki Boneta tipi şapkası ve onun altında renkli bir türbanla çevirili çehresiyle beline bağladığı ve dizlerine ulaşan kuşağı ile bol şalvarı üstündeki geniş kollu alımsız mor cübbesinin uzunluğu siyah ayakkabılarını gizlemişti. Zaten Tevrat’ta “Oturduğun Mısır diyarının veya seni götürdüğün Ken’an topraklarının alışkanlıklarını taklit etmeyeceksin ve adetlerini uygulamayacaksın” demişti. Buna uymuştu. Abraham, “Selam usta” diyerek içeriye girdi. Demirci başı önündeki kızarmış demire son kez vurup kenara koydu. “Hoş gelmişsen Abraham, buz gibi şıra versem, içer misin? Teklifiyle köşedeki testiden bakır maşrapaya şırayı doldurup Abraham’a uzatır. Abraham, şırayı bir dikişte içer. Cebinden çıkardığı mendiliyle ağzını silip demirci başına:

“Kuzum şu köşede duran nedir ki?”

“Padişahımızın emriyle geldi. Onu eritecekmişim…”

Abraham gülerek: “Hiç ağaç erir mi be kuzum?”

Demirci başı, ocağı elindeki uzun çubukla alaşağı edip karıştırdı.

“Ben de şaşırdım. Önce demir zannettim. Değildi. Emir emirdir. Onu parçalara ayırıp ocakta yakarım” yanıtına Abraham:

“Yakacağına bana sat.”

“Ne yapacaksın ki?”

“Sen sat. Ver elini, kaç altın istersin?”

Altın sesini duyan demirci başı gülümsedi. “5 altın” dedi. Abraham:

“Kuzum pahali degil mi? Al sana 3 altın.” diyerek belinden çıkardığı kesecikten üç altını demirci başının eline bıraktı. İki el sıkıştı. Abraham’ın kolu acımıştı. Kolunu tutarak hızla demirci başının yanından ayrıldı. Ona “Bekle geliyorum” dedi. Bir saat sonra geri dönen Abraham, getirdiği at arabasıyla matbaa makinesiyle hurufatların bulunduğu sandığı alıp uzaklaştı. Abraham, daha önce görüştüğü ve kendisinde tahtadan bir matbaa makinesi olduğunu ve onu satmak istediğini söyleyen Cenevizli tüccara:

“Şu gördüğün değerli makineye ne vereceksin?”

“Bu nedir ki?”

“Matbaa makinesi ve hurufat sandığı…”

“40 Altın”

“Olmaaaaz! Çok kıymetli, henüz bu topraklarda bir tane…”

“Sen ne istiyorsun?”

“50 altın ver, anlaşalım…” sözü ikisini de mutlu etmişti.

Venedikli tüccar, at arabacısına, üstündeki makineyi rüzgârdan korunaklı geniş ve derin olma özelliğiyle İstanbul’un en işlek limanı olan Haliç’e götürmesini söyledi. Limanda bekleyen İspanyol yapımı 1600 tonajlı kadırga gemisinin kürekçileri at arabasından aldıkları matbaa makinesini gemiye yüklerken diğer görevliler de Avrupa’ya gidecek malzemeleri gemiye yüklüyorlardı. Cenevizli tüccar oldukça kararlıydı. Matbaa makinesini İspanya topraklarına indirme zahmetine katlanmadan öylece gemide bıraktı.

Gemi bu kez İspanya limanından yüklediği mallarla birlikte uzun yolculuğa hazırdı. Korsanlardan sıyrılan gemi kendisini kırk dört metre genişliği, altmış metre uzunluğu ve en sığ derinliği üç yüz yirmi dört metreyi aşan Cebeli Tarık Boğazı’ndan süzülerek Atlas Okyanusu’nun hırçın sularına bıraktı. Yolculukları oldukça uzun ve aylarca sürdü. Geminin ambarı tıka basa yiyeceklerle doluydu. Bu uzun yolculukta en zahmetli görev, geminin en alt bölmesindeki kürekçilerdi. Matbaa makinesi Haliç’te yüklendiği gibi köşesinde durmaktaydı. Gelip geçen kürekçiler bu garip alete bakıp bir şeye benzetemeyince, meraklarından tüccara sormadan yapamadılar. Cebelitarık geride kaldığında geminin etrafında yalnızca denizin dalgaları ve güneşin parlayan yüzü vardı. Akşam vakti kürekçiler oldukça yorgundu. Kaptan onları dinlenmeye gönderdiğinde, gemide denizin durgun sularında öylece hareketsizdi. Cenevizli tüccar, yüklediği mallarını kontrol edip güverteye çıktı. Gökyüzüne baktı, ayla bulutlar kovalamaca oynar gibiydi. Hasırdan yapılmış sedire uzanıp görebildiği yıldızları seyrederek uykusuna daldı.

Kaptan, şafak vakti kürekçileri tekrar görev yerlerine göndermesiyle rüzgârda hafiften esmeye devam ediyordu. Kaptan, gökyüzüne bir kez daha baktı. Bulutların kararmasının ardından neler getireceğinin tecrübesindeydi. Koşarak kürekçilerin bulunduğu bölüme indi. Ortaya konuştu:

“Gökyüzünü iyi görmüyorum! Hava fena patlayacak gibi! Rüzgâr şiddetlendiğinde benim emirlerimi bekleyin…” sözüne, kürekçi başı:

“Tabi ki efendim…” dediğinde yağmur damlaları da hızlanmaya başlamıştı. Rüzgârın ve yağmurun birbirine karışmasıyla gökyüzü zifiri karanlıktı. İçeriyi aydınlatan yalnızca yağlı kandilin çıkardığı cılız ışıktı. Herkes İsa’sına dua etmeye başladı. Denizin gittikçe kabarmasıyla geminin önü metrelerce yukarı çıkıp birden aşağıya indiğinde geminin içi de alaboraydı. Kaptan, emrindekilere rüzgârın yönüne göre yelkenlerin yerini değiştirilmesini isterken, kürekçilere ise neler yapılması gerektiğini gırtlağını patlatırcasına komut veriyordu. Kaptan, havanın sertliğine rağmen ter içindeydi. Neyse ki yağmur uzun sürmeden kesilmiş, rüzgâr ise hafiflemişti. Deniz hırçınlığını çabuk terk etmişti. Kaptan, “Tanrımıza şükürler olsun. Çabuk atlattık… Biraz daha devam etseydi denizin dibini hep birlikte boylamıştık!” dedi. Kürekçiler ise istavroz çıkartarak gökyüzüne kaldırdıkları elleriyle Tanrısına minnet duygusu içindeydiler.

Kaptan, gemisini korsanların 1400 yılından beri cirit attığı Karayiplerden sağ sağlim geçirip adaya yaklaştırdığında limanımsı bir bölgeye demir attı. Kürekçiler ile yelkencilerin yorgunluğu yüzlerinden belliydi. Kollarını ovuşturarak adaya indiklerinde nereye geldiklerini kaptana sordular. Kaptan:

“Bu adaya ‘Turc’ diyorlar.” Cenevizli tüccar:

“Kaptan şu bildiğimiz Osmanlı Türkleri mi?”

“Evet, Osmanlı denizcileri yalnızca Akdeniz’de korsanlık yapmıyorlardı. Onların Cebeli Tarık’tan öteye geçmediğini söylerler ama bence dünyaya da açıldılar. Zira Osmanlının ünlü denizcilerinden Piri Reis’inde çizdiği o meşhur haritada bu adaların ismi de ‘Grand Turk’ olarak geçer. Hatta haritada bu bölgenin üstünde kayık resmi bile vardır. Birde bizim denizcilikteki haritalarda tehlikeli bölgelere “X” işareti belirtilirmiş. Bu da ‘Turk” adı ile sembolleşmiş. Zira Osmanlı gemilerinin mürettebatı Türk ve çoğu da açık denizlerde korsanmış… ”

Tüccar:

“İlginç, yani ‘Turk’ adı tehlikeymiş anlaşılan!” Kaptan:

“Bu bölgeye ilk gelen İspanyol gemisi 28 Şubat 1596 yılında Havana’ya demirlediğinde mürettebatın 45’i Müslüman bazılarının adları da Türk ismiymiş. Birçoğunun da Batı Karadeniz ve Batı Anadolu taraflarından geldikleri söylenir.”

Tüccar kafasını kaşırken sorar:

“Adanın ilk yerli halkı kimlermiş?”

“1492 yılında Kristof Kolomb’un yenidünyaya ayak bastığı yerin ‘Turk’ adaları olduğuna inanırlarmış. Ancak adanın ilk yerli halkı ‘Taino’ Kızılderilileriymiş. Avrupalılar buraya gelince bu yerli halkı ya öldürmüşler ya da kendilerine köle olarak kullanmışlar.”

“Kaptan, denizlerde usta olduğun kadar tarihle de aran hiç fena değilmiş!”

“Kaptanlık yalnız gemi kullanmak değil üstat. Gittiğin yerleri de iyi bilecek ve araştıracaksın. Haydi, birlikte adayı gezelim. Mürettebat bu arada soluklansın zira daha gidecek epey yolumuz var.”

Kaptan, gemi mürettebatını toplayıp neler yapılacağını ve ne zaman yola çıkılacağını söyledikten sonra adanın içine tüccarla birlikte gezintiye çıktı. Adanın tropikal iklimi nefesleri açıyordu. Arazi yapısı oldukça alçak ve büyük bataklıklarla çevrili olsa da palmiye ağaçlarının tepesindeki tropikal meyvelerin albenisi vardı. Kaptan, ağaçların bol ve egzotik olan bölgenin dar ve nereye gittiği belli olmayan bölümünde ilerlerken ürperdi. Tüccara:

“Daha fazla ileri gitmeyelim ne dersin? Yoksa gemimiz olduğu yerde çakılı kalır.”

Tüccar, dizlerini ovarak;

“Doğru söylüyorsun kaptan. Ben de yoruldum. Hem dinlenip hem de meyve toplayalım. Zira erzak azaldı. Kürekçilere enerji lazım!”

Kaptanla tüccar birlikte yüksek bir tepeye çıktılar. Ağaçların dallarına yaklaşarak meyveleri topladıklarında güneş de batmak üzereydi. Derme çatma evlerin bulunduğu alana geçtiklerinde yerli halk evlerindeydi. Kaptan gözüne kestirdiği bir evin açık kapısından içeriye baktı. “Kimse yok mu?” diye seslendi. Esmer, üstü çıplak, altında yalnızca kirlenmiş şortuyla çelimsiz bir adam kır saçları ve kırışık alnının altında gülümseyen gözleriyle misafirleri içeriye buyur etti.

Kaptan:

“Uzun yoldan geldik. Bir ay sonra Güney Amerika sahillerine inip yüklerimizi boşaltmamız lazım. Bu gece evinizde kalabilir miyiz?” isteğine yaşlı adam, gülümseyerek İspanyolca “Evet” dedi. Sonra da yatacakları yeri gösterdi.

Tüccar, uzun yolculuğun verdiği yorgunluğu bir gecede üstünden atmıştı. Sabah erkenden uyanıp dışarıya baktı. Bambu ağaçlarının yapraklarıyla çevrili bahçeye gelen büyük papağanın renklerine bayıldı. İçinden keşke alıp İspanya’ya götürebilsem” dedi. Pencerenin önünden kaptana seslenip uyandırdı. Birlikte dışarı çıktıklarında yaşlı adama teşekkür ettiler. Söz verdikleri saatte mürettebatla birlikte gemiye geçtiklerinde güneş de tepelerindeydi.

Adanın sahil şeridi sakindi. Rüzgâr hafif esiyordu. Geminin demiri sulardan kurtulmasıyla kürekçiler de olanca kuvvetiyle gemiyi hareket ettirmişlerdi. Adadan toplanan tropikal meyveler, ambarda matbaa makinesinin yanındaki sandıklardaydı. Tirşe rengi denizin berraklığında gemi derin sulara doğru süzülürken çevredeki balinalarda serenat yapıyordu. Gece gündüz yolculuk herkesi bitap düşürmüştü. Kaptan, geminin güvertesine çıkıp ileriye doğru baktı. Gördüğü adayı hemen tanıdı. Yanına gelen tüccara:

“İşte burası da I. Manuel Rodriguez Adası” dedi. Tüccar:

“Ben de hatırladım. Artık gide-gele yolları ezberledim.”

“Erzak ve su takviyesi yapmamız lazım. Malum kürekçiler… Zaten tayfalardan birkaç tanesi vebadan hastalandı, ölenlerde oldu... Onları da denize attık…”

Kaptan, aldıkları erzakı ambara yerleştirirken gözü köşedeki matbaa makinesiyle hurufat kasasına takıldı. Tüccara:

“Erzaklara yer açmamız lazım. Bu alet işine yarayacak mı? Yaramazsa denize atalım gitsin. Ne dersin?”

“Sen bilirsin kaptan. Önemli olan yiyecekler. Gönder bir kaç tayfayı da ucubeyi denize atalım.”

Matbaa makinesi üç tayfanın homurdanmaları arasında hurufat sandığıyla birlikte denize atıldı. Batmadan suyun üstünde sürüklenerek sahile vurduğunda tarih 1641’di.

Adanın Berberi Papaz Jose Martinez, yoğun işlerinin ardından sahile dinlenmeye gitti. (Beynindeki düşüncelerden arındığı tek yer, orasıydı.) Papaz, öyle sakin birisi de değildi. Zaman zaman çevresindeki gelişmelere kızıyor, kızmasıyla kalmıyor eleştiriyordu. Din adamının daha sakin ve güler yüzlü olması istendiğinden sırf bu siniri yüzden papazlıktan el çektirilmişti. Aslında sorun, onun sinirli olduğu değildi. O, ‘Tanrının nimetlerini insanlara eşit dağıttığını ancak buna uymayan zenginlerin daha zengin, fakirin ise daha fakir olacağını ve insanların zenginleştikçe Tanrı’dan o derece uzaklaşacağı fikrini her yerde bahsediyordu. Ancak Martinez’in savunduğu en önemli görüş ise, fakirlerin durumuydu. Onlara kızmıyor değildi. Fakirlerin sessiz kaldığını ve Tanrının kendilerine sunduğu nimeti beğenmediklerini ve bu uğurda savaşmaya değer bulmamakla Tanrıya karşı geldiklerini söylüyordu. Gerçek dindarların ‘fazla malı varsa paylaşmalı, az malı varsa ihtiyacı kadar almalı’ diyordu. Yani Martinez kendisine bahşedilmiş her şeyi kullanmayı Tanrıya ibadet olarak görüyordu.

Martinez yine böylesi düşünceler içinde sahilde gezinerek çıplak ayaklarını sularla buluşturup rahatladı. Acıkmıştı. Ağacın gölgesine geçip muzunu bitirdi. Denizin sonsuzluğuna gözü daldı. Sahilin elli metre ilerisinde yüzen bir cismin kendine doğru geldiğini gördü. Şaşırdı. Merak etti. Biraz bekledi. Dalgalar gördüğü cismi kendisine doğru sürüklüyordu. Matbaa makinesi devasa boyutu ve hurufat sandığıyla kıyıda ayaklarının dibindeydi. Makineyi bütün kuvvetiyle çekmeye çalıştı. Ancak beceremedi. Onu bırakıp hurufat sandığını zorlansa da kenara çekmişti. İçini açınca harflerin ters olmasına anlam veremedi. Sandığı inceledi. Üstünde kilit yerine nal takılıdır. Nalı birkaç hamleyle çıkarttı. Kapağı açmasıyla ahşaptan yapılma harfleri inceledi. Harflerin neden ters olduğunu hemen kavrayamadı. “M” harfini alıp avucuna bastırmasıyla eline düşen izin ne anlama geldiğini anlamıştı. Dükkânının çevresinden kendisini seven beş genci alıp matbaa makinesinin yanına geldi. Aleti, hurufat sandığıyla birlikte berber dükkânına getirdiler. Bakımını yapıp bulduğu birkaç kâğıtla baskı yapmak istedi. Ancak sorun mürekkeptir. Mürekkebi bulsa kâğıdı, kâğıdı bulsa mürekkebi bulamadı. Çevresindeki bilgin kişilere kâğıt hakkında bilgi aldı. Araştırdı. Adalarına uğrayan Uzakdoğulu denizcilerden aldığı bilgilerle incelttiği odun parçasını, ıslanınca kayganlaşan ve eli tahriş eden beyaz bir maddeyle birlikte sirke ve nişasta katarak kaynattı. İçine sığır kemiklerini de ilave ederek kaynatma işlemini bir hafta daha sürdürerek sonunda kazanın üstünde biriken pelteleri kuruttu. Bulduğu kâğıt pis koksa da Martinez’in işine yaramıştı.

Martinez, kâğıdı bulmuştu. Sevinçliydi. Artık neler yazacağını kafasında tasarlıyordu. Özellikle İncil’den bölümler yayımlayarak çevresini bilgilendirmek istiyordu. Derlediği günlüklerini basarak okuyacaklarla biran önce paylaşmak istiyordu. Hayalinde basacağı kitabın adı bile hazırdı. “Kubbenin Altındaki Gerçekler” Martinez İncil’in Yaratılış bölümünün 1. Babından alınma Latince olarak hurufat sandığından şunları diziyordu. “… Ve Tanrı insanı kendi görüntüsünde erkek ve dişi olarak yarattı…” Martinez, “Tanrıyı anlamanın kendimizi anlamadan geçeceğini ve insanların doğuştan iyi ve günahsız olduğuna inanır” gibi yazdığı fikirleri 256 adet sayfaya bastı. Yanındaki yardımcısıyla birlikte bastıklarını adadaki evlere dağıttı. Para veren elleri geri iterek, yaptığı işin bedava olduğunu belirtti. Ada valisinin kendisini engelleme girişimlerine ve bunlara karşı verdiği mücadeleye rağmen Martinez inatla İncil ve yorumlarını açıklama mücadelesini sürdürdü. İnsanların onun anladığı biçimde ‘hak yoluna’ ereceklerine inanmaya davet etti. Ancak 1661 yılına girildiğinde artık Martinez’in gözleri görmüyor, okuyamıyor ve yazamıyordu. 1664 yılının sonbaharında sessizce öldüğünde son bastığı kâğıtları mezarının üstünde duruyordu…

Haritada adı Turc and Caicos İsland yani Turk ve Kaikos Adalarına bağlı Cockburn kasabasının kordon boyundaki küçük ve eski binasındaki müzenin Müdürü Arkeolog Nikel Sadler, IV. Murat’tan başlayan ve Papaz Martinez’in ölümüne kadar anlattığı hikâyesini sonlandırdığında kafiledeki Aysel, gözyaşlarını tutamadı. Arkadaşıyla birlikte hikâyenin etkisinde kalarak bara geçtiler. Soğuk biralarını yudumladıklarında yanlarına gelip kendileriyle tanışan Smith isimli yaşlı adamın anlattıklarına kulak verdiler.

Yaşlı adam:

“Atalarınızın ayak bastığı toprakları görmek istediniz, değil mi?”

“Evet, müze görevlisi Arkeolog beyefendi bize öyle bir tarih anlattı ki etkilenmemek mümkün değildi.”

“Evlatlar, işte şu gördüğünüz ada topraklarını kimler ele geçirmek istemedi ki! Korsanlar mı sığınmadı adalarımıza, kabileler mi yerleşmedi. İspanyollar keşfettikten sonra Fransız ve İngilizler’de sahiplenmek istemişler. Aralarında yaptıkları savaşlarla ada gel-gitler arasında sürekli el değiştirmiş. En sonunda adayı İngilizler ele geçirmiş. Adanın ismini değiştirmeye kalksalar da halk istemediğinden bunu başaramamışlar ama sonunda ay yıldızlı bayrağını değiştirmişler. Şimdi İngiltere’ye bağlıyız. Eskiden bir yönetim vardı. Sormayın gitsin! Neler çektirdi bizlere neler! Ben o zamanlar gençtim. Geçim şartları oldukça zordu. Okyanus ötesinden gelecek gemileri bekler, ürettiklerimizi gemi tayfalarına satarak geçimimizi sağlardık. Bazen de takas ekonomisiyle gemiden gelen mallarla değiş-tokuş yapardık. O zamanlar mutluyduk. Ne olduysa başımıza bir yönetim geldi. Her şeyi alt-üst etti. Astığı astık, kestiği kestikti! Bütün kanunları kendi lehlerine çıkartarak, fakir insanların bir anda kâbusu oldular. Kendileri ve akrabaları zenginlik içinde yaşadılar.”

Aylin’in yanındaki erkek arkadaşı Ege sırtındaki haki renkli çantayı ayaklarının dibine alırken içinden, ‘demek ki dünyanın her yerinde yönetimler insanların hayatlarını zorlaştırıp kendi çıkar çevresi için yapabiliyormuş’ diyerek yaşlı adamın anlattıklarını dikkatle dinlemeye devam etti.

Yaşlı adam:

“Biliyor musunuz yıllar önce bu adaya geldiğimde onların yönetiminde hiçbir şeyden habersizdim. Adanın ileri gelenlerini bu yönetim hep hapislerde çürüttü. Bizlerin okumaması ve aydınlanmaması için elinden geleni yaptılar. Televizyonu bile getirmek istemediler ama artık halk iyice hayıflanmaya başlayınca bir kanal kurdular onu da kendi propagandalarına alet ederek halkı uyuttular.”

Aylin ağzı açık kafasını kaşıdı… Yaşlı adam anlattıkça sinirleniyordu. Smith, kendisine bakanlara aldırış etmeden heyecanla anlatıyordu. “Adın Aylin’di değil mi kızım. Evet Aylin, adalı olarak bunlara bir ‘dur’ demek lazımdı. Aramızda birkaç kişi toplanıp demokratik haklarımızı kullanmaya kalksak, polisler coplayıp birçoğumuzu içeri alıyorlardı. Gerçi o zamanlar demokrasi nedir bilmezdik ki! Bizim yaptığımız yalnızca, yapılanlara isyan etmekti. Artık ne olacaksa olsun dedik! İçeri aldıklarını öyle kolay kolay da bırakmıyorlardı. Çıkanlara da ne iş, ne de yaşama hakkı veriyorlardı. İşte ben de onlardan biriyim. Öyle mücadele ettim ki bedelini az kalsın canımla ödüyordum. Artık yaşım ilerleyince her şeye kahredip kendimi başka adalara attım. İngilizler gelince ne yaptılar biliyor musunuz? Ege, “Ne?” diyebildi. Adam, önündeki biradan bir yudum daha alıp:

“Evlatlar, İngilizler adayı ele geçirdiğinde önce eski yönetimin başını tutukladılar. Baskıcı yönetimi bağımsız bir mahkemede yargıladılar. Yolsuzluk ve rüşvetten uzun süreli bir hapis kararı verdiler. Adamlar hapisten çıkınca adayı terk etmek zorunda kaldılar. Bu arada halk da onların yüzünden oldukça cahil kalmıştı.

Aylin:

“Ama gezdiğimiz ve halkıyla konuştuğumuz kadarıyla adadakiler aydın. Herkesin elinde bir kitap var! Hiç durmadan okuyorlar. İnceledim, eğitiminiz, tarımınız, adaletiniz, sağlık işleriniz iyi düzeydeymiş. Adanız pırıl pırıl… Herkesin işi var. En önemlisi de huzurlu, neşeli ve güler yüzlüler. Üstelik hiç hırsızlık ve kötü olayda olmuyormuş… ”

Adam gülümsedi.

“Hiç sorma kızım bu ortamı kolay kazanmadık.”

“Nasıl başardılar?”

Yaşlı adam, birasının son yudumunu bir dikişte bitirdi. Bardağın boşaldığını gören Ege garsona: “Amcamın birasını tazeler misin?” diyerek adamın dudaklarından dökülenleri dikkatle dinledi:

“İngilizler yönetimi ele geçirdiğinde ilk işleri adadaki cahilleri tespit etmek olmuş” dediğinde Aylin söze girdi:

“İnsanların cahil olduğunu nasıl anladılar, cahillikleri alınlarında mı yazıyordu?”

“Kızım, cahili anlamak zor değil. Birkaç basit soruyla hemen kendilerini ele verirler. Görevliler, ev ev dolaşıp çok basit sorularla anket yapmışlar. Sordukları öyle basitmiş ki inanın ilkokula giden çocuklar bile yanıtlarmış ama birçok insan bilememiş. Hem nereden bileceklerdi? Önceki yönetim, halkın bilinçlenmemizi istemedi. Her şeyi öğrenmemizden korktular. Şu gördüğün kasabaya o dönemde ne kitap ne de gazete giriyordu. İşte o görevliler bir gün tespit edilen bütün cahilleri bir merkezde topladılar.”

“Desenize Hitler’in toplama kampı gibi!”

“Olur, mu? Hiç de öyle değildi. Büyük bir kütüphane düşünün, içinde kitaplar derya gibiydi. Etrafı korumalıydı. Kaçmak mümkün değildi. Altı bini aşkın cahil vardı bu kamplarda.”

Ege:

“Cahilleri zorla mı okuttular?” Adam:

“Dur heyecanlanmayın, anlatıyorum. Nerde kalmıştık? Ege: “…kampta altı bin kişi demiştiniz…” Adam:

“Evet, yeni yönetim bize öyle güzel kalacak yerler yapmış ki inanın kampımız çok lükstü. Yalnız kaldığımız odalarda ekran diye bir teknoloji yoktu. Bizi burada bir yıl eğittiler.”

“Ama bu zorla baskı değil mi? Hitlerin zamanından ne farkı var ki yapılanların!”

“Cahil insanların dünyaya çok zarar verebileceklerini söylediler. İster köylü olun, ister şehirli ne iş yaparsak yapalım, bilinçli olmayı öğrettiler. Ben hayatımda elime hiç kitap almamıştım. Gazete nasıl bir şey bilmezdim. Bize önce okuma- yazmayı öğrettiler. Daha sonra kütüphaneyle tanıştık. Binlerce kitabı raflarında görünce şaşırdık. Yaklaştık, onları tek tek kokladık. Raftan bir kitap seçip kapağına baktığımda “ The Merchant Of Venice/ Yani “Venedik Taciri” adlı kitap ilgimi çekmişti. Yazarına baktım Wıllıam Shakespeare yazıyordu. Önce yazarın kim olduğunu öğrenmek istedim. İngiliz yazarın sahnelenmiş birçok oyunu varmış. En ünlüsü de, Romeo ve Juliet ile Hamlet’miş. Bu ünlü yazar 1580’lerde gençken Thomas Lucy adlı nüfuzlu bir yargıcın arazisine gizlice geyik avlarken yakalanmış. Shakespeare kendi borçlarını ödeme hususunda çok titiz davranmasa da başkalarının ona olan borçlarını kapatmalarında hayli ısrarcıymış. Rafları dolaşırken Rus yazar Leo Tolstoy’un birkaç ciltlik ‘Savaş ve Barış’ ve hemen yanındaki “Anna Karenina” kitaplarını görünce içindekileri merak etmedim, desem yalan olurdu. Bir kitabında yazarın güncesine takıldım: Tolstoy, “Savaşta adam öldürdüm. Düelloda karşımdakiyle dövüştüm. İskambilde kaybettim. Köylünün alın teriyle ürettiği malı heba ettim. Köylüyü zalimce cezalandırdım. Havai kadınlarla âlemler yaptım ve insanları kandırdım. Yalan dolan, soygunculuk, her türlü aldatma, içki, şiddet, cinayet… İşlemediğim tek bir suç olmadı.” Tolstoy’un not defteri ölümle takıntılı bir insan tablosunu ortaya koyar… diye devam ediyordu. Yaşantısı ilginç geldi… Bütün ciltleri bir solukta okudum. Hele Fransız Kafka’nın eserlerini hiç unutamam. Kafka’da ilginç yazarlardan biriymiş. Sıska bedeni ve kas yapısından utanan Kafka, bugün ‘negatif beden imajı’ diye adlandırılan bir sorunla boğuşmuş. Günlüklerinde dış görüntüsünden ne kadar nefret ettiğini yazıyormuş. Bunu romanlarında da hissetmiştim. Yine günlüğüne yazdığı bir yazıda, geviş getirir gibi çiğnemelerden fena halde tiksinen babası, yemek masasında gazetenin arkasına saklanıyormuş. Daha nice kitapları okudum. Listesini yapsam şaşırırsınız. Kısacası kitap okumanın ve bilgilenmenin zevkini öğrettiler. Daha sonra okuduklarımızı birbirimize anlatıyor, hem keyif alıyor hem de çok ilginç şeyler öğreniyorduk. Artık öyle zaman geldi ki okumadan yapamıyorduk. Hızımızı öyle almışız ki bize ‘okumama günü’ bile ilan etmişlerdi. Sosyal ilişkileri öğreniyor, öğrendiklerimizi tartışıyor, dünyayı beynimize dolduruyor, okuduklarımızdan notlar alıyorduk. Kısacası dünyanın bilgisini öğreniyorduk. Öğrendikçe bize daha önce baskı kuran yönetime nefret kusmaya başlasak da içimize yüklediğimiz sevgiyle yine de bu acımızı yüreğimize gömdük.”

Aylin, adamı soluksuz dinliyordu. Söze girdi:

“Amca ben de çok kitap okurum. Hiç Türk yazarlarının kitaplarını okudunuz mu?”

“Nazım Hikmet’inizi bilirim. Hele bir şiirini defterime not almıştım.” dediğinde cebinden çıkardığı eskimiş not defterin sayfalarını karıştırdı. “İşte buldum!” diyerek tok sesiyle okumaya başladı:

Dörtnala gelip Uzak Asya’dan
Akdeniz’e bir kısrak başı gibi uzanan
Bu memleket bizim!
Bilekler kan içinde, dişler kenetli
ayaklar çıplak
Ve ipek bir halıya benzeyen toprak
Bu cehennem, bu cennet bizim!
Kapansın el kapıları bir daha açılmasın
yok edin insanın insana kulluğunu
Bu davet bizim!
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine
Bu hasret bizim!

Yaşlı adam şiiri bitirince, Aylin çok duygulandı. Yanaklarından süzülen gözyaşlarını avcunun içiyle sildi. ‘Bizim ülkemizde kaç kişi bu şiiri not almıştır’ diye hayıflandı. Yaşlı adam, “Dünya’ya mal olmuş şairinizin kıymetini iyi bilin!” demesinin ardından gelen uzun bir sessizlik her şeyi anlatıyordu. Aylin: “Evet amca, bizim ülkemizde gerçekleri yazanlar, yönetimi eleştirip birilerinin arı kovanına çomak soktuklarında her zaman dışlanmışlardır. Hatta bunun bedelini hapishanelerde çürüyerek ve kovularak gittikleri sürgün ülkelerde vatan hasretiyle ölerek ödediler.”

Smith, “Bu yalnız sizin sorununuz değil, ezilen tüm insanlığın sorunu. Dünya’nın gizli güçleri insanların kültürle buluşmasını istemiyorlar. Kendilerine köle yaratıp onların emeklerinden nemalanarak keyif sürmek istiyorlar. Uzun hikâye uzun…” diyerek birasını bitirince Aylin de göz ucuyla yaşlı adamın elindeki Ernest Hemingway’in “The Old Man And The Sea” kitabına baktı. Kapağındaki denizin maviliğine gözleri daldı. Turizm rehberinin, “Arkadaşlar hazırlanın gidiyoruz!” sözüyle. Ege’yle Aylin, sırt çantalarını yükleyip otobüslerine bindiklerinde barın önünde oturan insanlarda kitap okumaya devam ediyorlardı…

Yaşlı adam barın içinden gülümseyerek el salladığında geminin düdüğü de acı acı ötüyordu…



HER TARAFIMIZ SIRILSIKLAMDI



Çocuktum. Bir yaz günü her tarafım sırılsıklamdı. Babam iki katlı evimizi Ermenilerden satın almıştı. Eski ve ilginç bir mimarisi vardı. İlk kez içeri girdiğimde gördüğüm büyükçe bir hol ve altı odaya açılan kapılardı. Boyları yüksek ve oymaları vardı. Bahçeye bir odadan geçiliyordu. Bahçemizde ceviz ağaçları çoğunluktaydı. Sonradan öğrendim ki, bu ağaçlar Ermeniler için bir nevi kutsalmış. Elma ve armut ağaçlarının bulunduğu yerde bir de kuyumuz vardı.

Beş kız, üç erkekle kalabalık bir aileyiz. Adım Ayla. Kız kardeşlerimin çoğu okuyor, ağabeylerim ise Almanya’da çalışıyorlar. Büyük Ablam Rana bir odada dikiş dikiyordu. Evimize gelen kadınlar ablama provalarını yaptırırken onu bir çırak gibi izlerdim. Öğrendiğim, ancak yapma fırsatını bulamadığım sanatımı ona borçluyum. Bahçemiz demiştim. Armut ağaçları bana devasa görünürdü. Meyveleri sulu ve tatlıydı. Olgunlaşıp dallarından düşenleri alıp yemek çok keyifliydi. Çilek, şeftali türü meyveler buralarda yetişmezdi. Şehrimiz yüksekte ve kışları oldukça sertti. Çocuklar, bahçemize gizlice girdiklerini zannederlerdi. Ağaçların tepesine bir baykuş gibi tüneyip otururlar, sonra da torbalarına kopardıklarını aceleyle doldururlardı. Babam onları uzaktan gülerek izlerdi. Bir keresinde şaka olsun diye ağacın altında oyalanmıştı. Çocuklar ağacın tepesinde uzun süre mahsur kalmışlardı. Aralarından bir çocuk işeyince babamı ıslatmıştı. Babam yine de hiçbir şey olmamış gibi sakince uzaklaşarak onlara kaçmak için bekledikleri fırsatı vermişti.

1970’li yıllarda mahallemizde farklı inançta insanlar otururdu. Alevi’si, Sünni’si ve Ermeni’siyle hep birlikte komşuyduk. Komşuyduk derken, günümüzdeki gibi, birbirlerine uzak, hatta aynı apartman içinde birbirini tanımayan türde komşuluk değildi. Annemler, yaptığı yemeği bir kaba doldurup komşularımıza götürmemizi isterdi. Onlardan gelenler de eksik olmazdı. Alis, Ermeni ve benim en yakın arkadaşımdı. Annesi farklı yemekler yapardı. Bir bayram günü geniş mutfaklarına girdiğimde telaşla hazırlık yapıyordu. Tabaklar tezgâhta sıra sıra dizilmişti. Ne çeşit olduklarını bilmiyordum. Alis’le odasında oyun oynuyorduk. Annesi elinde tepsiyle içeri girmesiyle hoş bir koku burnuma doğru yaklaşıyordu. Karnımın açlığı arasında yutkunup duruyordum. Masaya konulan tabaklara bakıp, “Bu ne teyze?” dediğimde, “Tulu kebabı kızım.” dedi. Tıpkı bizim kebaplara benziyordu ama kokusu biraz farklıydı. Sordum, içine tarçın katıyorlarmış. Kebabın yanındaki salata ve aşure süslüydü. Annemle babam, inanç ayrımı yapmadan kimin bayramı olsa, kutlamaya giderlerdi. Onlar da bizim bayramlarımıza gelirlerdi. Alislere giderken özellikle beni götürürlerdi. Büyükler sohbet ederken biz de ayrı bir odada oyun oynardık. Ziyaretlerimiz genelde öğle sonları olurdu. Çünkü onlar bayram sabahı erkenden kilisede verilen yemeğe giderlerdi. Evleri bizimki gibi eskiydi. Ahşap pencerelerin kenarları oymalı ve yukarıdan aşağıya doğru kapanırdı. Giriş kapısı ise bir kuşun kanatları gibi iki yana açılırdı. O da oymalı ahşap ve yüksekçeydi. Belki de çocuk oluşumdan bana öyle geliyordu. Kapı tokmağı ise her iki kanatta birer tane olmak üzere demirden ağzı açık aslan motifli ve korkunç görünümlüydü. Alis’i görebilmem için onlara mutlaka dokunmam gerektiğini bilsem de elimi süremezdim. Minik ellerimle kapıya cılızca vurduğumda, çıkan sesi ben bile zor işitirdim. Bağırdığımda, annesi pencereyi yukarıya doğru kaldırıp “Tamam kızım bağırma. Alis’in babaannesi uyuyor. Hemen geliyor!” diye uyarırdı. Beklerken, aslanlara bakmak istemesem de gözlerim onlara kayardı. Bir gece rüyama girdiğinde korkudan avazım çıktığı kadar bağırmışım. Annem koşarak gelmişti. Yanıma yattığında, onun sıcaklığı ile tekrar uykuma dalmıştım. Alis gerçekten güzel bir kızdı. Sarışın ve çağla yeşili gözleri vardı. Kaşlarının kavisli oluşu ona ayrı bir güzellik katıyordu. Annesi saçlarını iki taraflı örüp öyle sokağa gönderirdi. Örgüleri fabrikadan çıkmış gibi orantılıydı. Güneşte ipek gibi parlardı. İyi giyinirdi. En çok sarı renkli fırfırlı elbisesi yakışırdı. Sağa sola dönerek havalı havalı yürürken, eteğinin uçları bir oyana bir bu yana sallanıp dururdu. Güler yüzlüydü.

Evimizin arka bahçesindeki bir ağacın altına serdiğimiz kilimin üstünde saatlerce otururduk. Birbirimize masallar anlatırdık. Yanımıza gelen arkadaşlarla o an canımız hangi oyunu istemişse onu oynardık. Çok eğlendiğim ‘cüz’ oyunuydu. Bu oyunu bana Almanya’ya en son giden ağabeyim Mustafa öğretmişti. İki kişiyle ve yirmi dört taşla oynanırdı. Her oyuncu bir misket büyüklüğünde on iki taşı eline alır, oyun taraflardan birinin karelerin içine ilk taşı koymasıyla başlardı. Oyunculardan biri kendisine ait üç tane taşı yan yana getirdiği zaman cüz olurdu. Karşı tarafın dizmiş olduğu taşlardan dilediği bir taşı alır, elindeki taşları dizme işlemi tamamlandıktan sonra oyun esnasında oyuncu kendine ait dizmiş olduğu taşları aşağı yukarıya sağa sola çekerek cüz arar ve her cüz yaptığında karşı tarafın taşlarını eksiltmeye çalışırdı. Bunu yaparken karşı tarafın cüz yapmasına da engel olmak zorundaydı. Üç taşı kalmayan oyuncu oyunun mağlubu olurdu. Bu oyunu benimle Alis’ten başka oynayan yoktu. İp atlama, beş taş, bezirgancı başı, el el üstünde, mendil kapmaca, kör ebe, sobe ve saklambaç en çok oynadığımız diğer oyunlardı. Yumurta oyunu da çok hoşumuza giderdi. Ağzımıza aldığımız tahta kaşıklara koyduğumuz yumurtaları kırmadan varış yerine kadar götürmek hiç de kolay değildi. Bazı arkadaşlarımız güldüklerinde yumurtaları daha yolun başında yere düşürüp ortalığı berbat ederlerdi. Yumurta dedim de aklıma Alislerin Surp Zadik dedikleri yumurta bayramlarını anımsadım. Yumurta onlar için kutsaldı. Bir gün merak edip Alis’in babasına “Amca neden yumurta bayramı diyorsunuz?” dediğimde, tombul yüzündeki gülümsemesiyle anlatmıştı. “İnancımıza göre bu bayramı, Hazreti İsa’nın yeniden diriliş günü olarak kabul ederiz. Bizdeki adı, Kristos Haris-ı merelots’tur. 15 Nisan günü kutlarız. Yumurtaya gelince, o gün geldiğinde insanlar birbirine kırmızı yumurta armağan ederler. Ancak bu âdet sonradan değişti ve yumurtayı değişik renge boyayanlar da oldu. Yumurta dünyayı, dış kabuğu gökyüzünü, zarı havayı, akı, denizleri, sarısı ise yeryüzünü simgeler. Gelelim dışının neden kırmızıya boyandığına. İsa’nın kanını tüm dünyanın kurtuluşu için akıttığını simgeler. Üç gün sonra bu bayramı kutlayacağız.” Anlattıkları ilginçti. Ertesi gün kahvaltı soframızda yumurta vardı. Önüme konulan yumurtanın dış kabuğu beyaz ve sıcacıktı. Uzun süre ona dalgınca bakarken annemin seslendiğini duyamadım. Annem yumurtayı tabağın kenarına birkaç kez vurup çatlatmıştı. Aklıma Alis’in babasının anlattıkları geldi. Akı dediği kısım katıydı. Hiç görmediğim denizleri düşündüm. Adını derste öğrenmiş ve öğretmenimiz yerlerini haritada göstermişti. Nasıl bir yerdi ki? Doğrusu çok merak ediyordum. Yumurtanın kabuğu çatladığında, dünya da parçalanıyor muydu? Çocuk aklımla bunları düşünürken bugün yaşadığım insanlık dışı olayları gördükçe, o yıllardaki düşüncelerimin doğru olduğunu anlamıştım. Dünya öylesine kötüydü ki, Alis’in babasının anlattığı yumurta, bugünkü dünyaya hiç benzemiyordu. İçindeki sarısına baktım. Yeryüzü de sanıldığı gibi mutlu değildi. İnsanlar sürekli birbiriyle yarış ve didişme içindeydi. Açlık ve savaşlar hiç bitmiyordu.

İki gün sonra Alislerin yumurta bayramları başlamıştı. Doğrusu neler olacağını merak ediyordum. Sabah saat ona doğru Alis kapımızı çalmıştı. Yine her zamanki gibi çok güzel giyinmişti. Kolunda süslü iki sepet vardı. “Hayırdır Alis, onlar da nesi?” dediğimde, “Sana da bir sepet ayarladım. Birlikte yumurta toplayacağız. Haydi, hazırlan da gel.” diye yanıt verdi. Annem arkama dikilmiş, ne yapması gerektiğini biliyordu. Mutfağa gidip iki kırmızı yumurta ile geldi. ‘Ne ara boyamıştı?’ diye aklımdan geçirdim. Sanırım geceden boyamıştı. Yumurtaların birisini Alis’in diğerini de benim sepetime bıraktı. Alis’le birlikte kolumuza taktığımız sepetlerle sokakta kapı kapı dolaşmaya başladık. Sokağımızda birçok Ermeni oturuyordu. Kapılarını çaldığımız her aile sepetimize rengârenk boyanmış yumurta bırakıyordu. Sokağın sonuna geldiğimizde sepetlerimiz dolunca Alislerin evine geri döndük. Sepetlerimizi annesine teslim ettik. Annesi bizi salondaki masaya oturtup paskalya çöreklerini önümüze bırakmıştı. Şekerli ve üstü nar gibi kızarık ve susamı da boldu.

Alislerin kutladığı bir diğer bayramları da Vartavar, yani ‘Islatma Bayramı’ydı. Bu bayramları yumurta bayramlarından daha ilginç ve neşeliydi. Tarihi eskiye dayanan bayramlarıymış. Nuh Tufanıyla ilgili bu bayramın en belirgin özelliği insanların birbirlerini ıslatmasıydı. Bayram geldiğinde, sokağımızdaki insanların neşesi görülmeye değerdi. Büyük küçük demeden herkes ıslanmadan payını alırdı. Kapı arkalarına gizlenen kovalara doldurulmuş sular bir silah gibi tetikte bekletilirdi. Sokağımızın sonunda oturan çok güzel bir kadın vardı. Kapısını tıklattığımda karşıma güler yüzüyle dikilmişti. Yüzünden ne yapacağını anlamak mümkündü. Kapıyı hafifçe aralık bıraktı. Gittiğini zannetmiştim. Elindeki sürahiyle karşıma aniden dikilmişti. Kaçmama veya gizlenmeme fırsat vermeden sürahideki suyu yüzüme doğru fırlattığında başımdan aşağıya doğru sırılsıklam olmuştum. Ben de ona, arkamda sakladığım küçük sürahideki suyu yüzüne doğru fırlattım. O an öylesine kahkalarla gülmüştük ki, pencerelerinden bakanlar da bize katılmıştı. Sular saçlarımızdan damlıyordu. Kadının elbisesi vücuduna yapışmış, koca memeleri iyice belirginleşmişti. Daha sonra gülücükler arasında birbirimize öyle sarıldık ki, ıslaklığımızla sevgimiz birbirine karışmıştı.

Alis’le gittiğimiz kilise gül yaprakları ile donatılmıştı. Ermenice Varta, gül demekmiş. Dağıtılan gül suyu ile birbirlerini ıslatırlarmış. Zamanla bu adetleri suyla ıslatmaya dönüşmüş. Çünkü Hazreti İsa, insanlara “Çocuklar gibi olmanız gerekiyor.” mesajını vermiş. Bu bayramda yolda yürürken aniden üstünüze bir kova su dökülürse şaşmamak gerekirdi. Daha eskilerde Hristiyanlar atlarıyla dere kenarlarına giderlermiş. Birbirlerini atın sırtındayken dereye düşürmeye çalışırlarmış. En son kalana da ödül verirlermiş. Evlenme tarihlerini Vartar’a denk getiren gelin ve damada sepet dolusu kayısı, kiraz gibi meyveler sunulur, genç kızların saçlarına güllerle bezenmiş taçlar takılırmış. Ah o eski bayramlar! Bizim Ramazan Bayramı geldiğinde, Alisler gibi birçok Ermeni komşumuz evimize gelir, bayramımızı kutlardı. Annem, onlara yaptığı dolma, içli köfte, su böreği ve tatlıdan ikram ederdi. Ailelerimiz sohbet ederken biz de Alis’le birlikte tıpkı sepetlerimizle yumurta topladığımız gibi elimizde naylon torbalarla komşuların verdikleri birbirinden renkli şekerleri toplardık.

Yıllar sonra hayat bizi farklı yerlere sürükledi. Alisler anarşinin mahallemizde kol gezmesinin ardından evlerini satıp Ermenistan’a taşınmak zorunda kaldılar. Onlar gittiğinde yüreğimden bir parça da kopmuştu. Alis benim sabahlarımın beklentisi, oyun arkadaşım ve sırdaşımdı. Hayallerimi hep onunla paylaşırdım. Yumurta ve şeker, bizi birbirimize bağlardı. Onun bayramı benim bayramımdı. Çünkü onu o gün neşeli görmek, beni de mutlu ediyordu. O da bizim bayramımızda mutluydu. Alis’in evlerini alan yan komşumuz Ali Amcalardı. Kiraya vermeyi düşündüklerini annem söylemişti. Evin kapısı uzun süre kapalı kaldı. Evlerine penceremizden sarkarak bakardım. Her an Alis’in dışarıya çıkacağını hayal ederdim. Birazdan gelip kapımızı çalacak, “Cüz’e var mısın?” diyecekti. Ama ne gelen vardı ne de giden! Bazı zamanlar kapılarının önüne gider, tıklatır ve her an çıkacak diye, bir süre beklerdim. Çıkmadığında “Alis! Alis!” diye bağırır, yukarıya baktığım pencere açılmayınca kapının önüne oturup akıttığım gözyaşlarım Alis’in küçük adımlarının izlerine düşerdi. “Ah Alis Ah! Neden gittiniz ki?”

Uzun bir süre kendime gelemedim. Zaman her şeyin ilacı derler ya, öyle oldu. Yıllar hızla geçiyordu. Artık büyümüş ve veteriner olmuştum. Hayvanları çok sevdiğimden bu bölümü isteyerek seçmiştim. Şehrin seçkin bir mahallesinde klinik açtım. Alislerin evine birkaç kiracı gelip gitmişti. Yeni taşınanlar ise çok uzaklardan gelmişti. ‘Çin’ sözcüğünü tıpkı denizler gibi okulda öğrenmiştim. Kocaman sınırları olan bir ülkeydi ve öğretmenimiz milyarları aşan bir nüfustan bahsediyordu o yıllarda. Onların da çocukları çoktu. Annemlerle bir gün ‘hoş geldin.’ için gittiğimizde Alis’e çok benzeyen küçük çocuğunu görünce yüreğimin atışına engel olamadım. Çok heyecanlanmıştım. Esmerdi. Siyah saçları düz ve uzundu. Eve girince Alislerin eşyalarından eser yoktu. Farklıydı. Doğrusu ortama içim ısınmamıştı. Bir köşeye üst üste yığılan yatak ve yorganların görüntüsü hoş değildi. İçeriye ağır bir koku sinmişti. Oysa ki Alis’in annesi çok temizdi. Evlerine girdiğimde mis gibi kokardı. Adını öğrendiğim Ayımça’nın saçlarını gözlerim kapalı okşadım. Yumuşaklığı tıpkı Alis’in saçlarına benziyordu. Bir anda eski günler gözümün önünden kayıp gitti. Sohbeti dinliyordum. Ayımça’nın babası Çin’de yaşadıkları Kaşgar’ın, Müslümanlar için artık yaşanacak bir yer olmadığını, polislerin yaşadıkları şehirde her an enselerinde olduklarından bahsederken, annesi “Şehrimizin dört bir tarafı Çinli polislerle kuşatılmış ve şehre girebilmek için kimlik kontrollerinin yapıldığı noktalar kurulmuştu. Buraya adımımızı attığımızda öyle kafamız önümüzde olmazdı. Polislere düzgün poz vermek zorundaydık. Başımızın dik olmasını isterlerdi ama yüreğimiz yerlerde sürünüyordu. Kabullenmek öylesine zordu ki…” derken gözyaşlarını salmıştı. “Durun ben size çaylarınızı getireyim.” diyerek mutfağa yöneldi. Babası heyecanla anlatmaya devam etti. “Bulunduğumuz yer Çin’in uzak batısındaydı. Uygur, Kazak ve Tacikler kendi kültürleri içinde yaşarlar. Yaşamak denirse tabi! Çinliler bizleri izlemek için Mahalle İzleme Komiteleri oluşturdular. Sayısız polis ve resmi gözlemci ordusu bizleri olur olmadık zamanlarda sorguluyor, gecenin bir yarısı evlerimize girip arama yapıyorlardı. Şüphelendiklerini gözaltına alıyorlardı.” Babama baktım. Yüzü çok tuhaf olmuştu. Bir ara kalbini tuttu. Daha önce de iki kriz atlatmıştı. Bu anlatıların onu üzeceğini ve her an bir kalp krizi daha geçireceğini düşünerek ortamı değiştirmek için bahçelerindeki köpeklerinden bahsettim. Cinsinden bilgiler verdim ama ev sahibi öylesine doluydu ki, anlatmaya devam etti. “Tutukladıkları çocukları yetimhanelere götürüyorlardı. Kimlerin çocukları gitmedi ki? Sayıları kaç? Bilen yoktu! Daha sonra duyduk ki, bu sayının yedi binleri bulduğu söyleniyordu. Şehrin her tarafı kameralarla donatılmıştı. Bir sokakta yirmiye yakın kamera vardı. Sokak girişlerinde, camilerde, dükkânlarda her yerdeydi. Yani devlet balyoz gibi ensemizdeydi. Benim ufaklığı okulda sıkıştırıp ‘Aileniz evde size Kur’an okutuyor mu?’ diye sormuşlar.” Mutfak kapısı açılınca evin hanımı rengârenk elbisesiyle tepsiyle getirdiği çay ve annemin yaptığı börekleri herkesin önündeki sehpaya bırakıp yerine oturdu. “Hiç sormayın, bunca baskıya rağmen hayat yine de öyle böyle devam ediyordu. Bizim pazarlarımız çok ilginçtir. Her çeşit ürün vardır. Buradaki pazarlara hiç benzemez. Bizde büyükbaş hayvanların satıldığı yerler bile vardır. Çok hareketlidir.” dedikten sonra eşi kafasındaki sarığı bir kenara bırakıp, “Bakın şu kafama! Sakın kel olduğumu düşünmeyin ha…” diye gülümsedi. Bizim oralarda böyle tıraş olunur. Gelirken pazarda oldum.” Babam, “Pazar da mı?” diye merakla sordu. “Evet ya… Bizim berberler pazarlara gelir. Pazarın bir köşesinde güneşliklerin altına konulmuş dört beş sandalye ile olur size bir berber dükkânı! Berberler ellerindeki usturalarla bu işi oldukça hızlı yaparlar. Hemen hemen hiç boş kalmazlar. Hatta kafasını kazıtacaklar sıra olur. Sakal tıraşı olan pek yoktur. Sandalyeye her oturan çıplak bir kafa ile kalkar berberin önünden.” Yeni komşumuz konuştukça Kaşgar’ı merak etmiştim. Okulda edebiyat dersinde Kaşgarlı Mahmut’u öğrenmiştim. Onun ünlü bir dil bilimcisi olduğunu ve Divânü Lügati’t Türk” adlı bir kitabı olduğunu biliyordum. Babamlar konuşurken telefonuma ‘Kaşgar’ yazıp bekledim. Gelen yazıda şunlar yazıyordu. “Duvarların arasındaki Kaşgar, Karahanlılar’ında merkezidir. Dört mevsim karla kaplı ve görkemli Pamir ve Tanrı Dağları’nın etekleri ile dünyanın en vahşi çöllerinden Taklamakan’ın arasındaki bir vahada bulunur. Kaşgar Uygurluların da gözbebeği olup, İpek Yolu’nun da efsanevi duraklarından birisidir. Şehrin merkezi on binlerin Cuma Namazında doldurduğu İdgâh Camisi’nin bulunduğu yer ile onun etrafına yayılan çarşılarıdır.” Kafamı kaldırıp babama baktım, iyiydi. Pür dikkat anlatılanları dinliyordu. Kalktığımızda günde yeni bitiyordu. Kapıya yönelirken mutfağa baktım, Alis’in annesin yaptığı yemeklerin kokuları hâlâ burnumda tütüyordu. Ah Alis, ah!

Yapay Zeka Robot Olivia

            3028 yılında patlak veren Yedinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya nüfusu sadece bir milyar kalmıştı. İnsanlar, bütün ülkelere sıçr...