13 Eylül 2022
BAŞI DELİNEN BEBEK
Ankara, sokaklarında küçük adımlarımın bulunduğu, gençliğimi ise özgürce yaşadığım şehir. Hacettepe Üniversitesi Tıp Fakültesini iyi bir derece ile bitirip Diyarbakır’da bir hastaneye doktor olarak tayinim çıkmıştı. Mevsim kıştı. Ankara’nın o kulak memelerini ısırdığı ayazında Güneydoğu Kurtalan Ekspresi’ne bindiğimde saat on biri gösteriyordu. Garda beni yolcu eden annem, babam ve birkaç akrabamın el sallamaları trenin hızlanmasıyla tek tek gözlerimin önünden kayboluyorlardı. Trenin orta vagonun cam kenarında yalnızlığımla baş başa kalmıştım. Köyleri, kasabaları ve şehirleri rayların o ninni gibi gelen tıkırtılarıyla uçsuz bucaksız karların o süt beyazına bürünmüş ovaların arasında kaybolmuş raylarda yol alıyorduk. Trenin durduğu istasyonlarda dışarı çıktığımda hava oldukça soğuktu. Trenin içi ise sıcacıktı. Neredeyse bir güne yaklaşan yolculuk bütün yolcuları perişan etmişti. Neden treni tercih etmiştim? Öncelikle uçak korkumun olduğunu peşinen söyleyeyim. Daha önce yaptığım bir yolculuk, benim için adeta bir kâbusa dönmüş ve bir daha uçağa binmeye yemin etmiştim. Tövbemi ileride bozar mıyım, bilmiyorum. Öğrencilik yıllarımda yine trenle Kars’a turistik bir gezi yapmış ve o muhteşem manzaraları trenin camından seyrederek yolculuk yapmanın keyfini yaşamıştım. Otobüs ise uzun süren yolculukta iki büklüm olmak demekti. İşte bunun için treni tercih etmiştim.
Elmadağ, Kırıkkale ve ardınca gelen il ve ilçelere uğradıktan sonra nihayet mesleğimin ilk durağı olan Diyarbakır’a yaklaşmıştık. Geyikli yazan garda bir süre duran tren hareket ettiğinde, kompartımanın ön tarafından gelen bağrışma sesini işitince oraya doğru koştum. Genç bir anne elinde battaniyeye sıkı sıkı sarmış bebeğini ileri geri sallıyor, arada bir göğsüne sımsıkı sararak öpüyordu. Sürekli aynı cümleleri tekrar ediyordu, “Gurbanın olayım ses ver!” Yanında eşi olduğunu tahmin ettiğim adamın yüzü sapsarıydı. Yardım bekleyen gözleriyle çaresizce çevresine bakınıyordu. Kalabalığa dağılmasını söyleyip, bebeği annesinin kucağından aldım ve boş bir koltuğa yatırdım. Üzerine çöreklenmiş battaniyeyi çıkardığımda bebek kat kat giydirilmiş ve yüzü mürdüm eriği gibi morarmıştı. Göz bebekleri ise kayık bir haldeydi. “Çabuk su getirin!” diye seslendiğimde birkaç şişe yanıma konulmuştu. Bebeği soyup üzerinde atletiyle bıraktım. Suyu parmaklarımla yüzüne manavda tezgâhtaki kıvırcıklara serpiştirilen su gibi birkaç kez serptiğimde bebek önce irkildi, sonra yavaş yavaş gözlerini araladı. Annesine, “Bebeğiniz havale geçiriyor, böyle giydirilir mi?” dediğimde, kadın gözyaşlarını salmıştı. “Ağlamayın, müdahale etmeseydim sakat kalabilirdi. Şimdi üzerindeki atletiyle kalsın. Diyarbakır’a indiğinizde doktora götürmeyi ihmal etmeyin.” Onlar minnet duygularını ifade ederken yerime geçtim. Bebek ağlamaya devam ediyordu.
Diyarbakır Garı’na yaklaştığımızda yirmi saati geçkin yolculuk yapmıştık. Neredeyse koca bir gündü ömrümden giden. Yolculuğumda kâh uyudum, rüyalar gördüm. Kâh uyandım hayaller kurdum, kâh kitap okuyup müzik dinledim kulaklığımla. İndiğimde gar kalabalıktı. Yolcularını ve yolculuklarını bekleyenler vagonların karşısına sıra sıra dizilmişlerdi. Daha önce annemle babamın kiralayıp eşyalarımı yerleştirdiği ev çalışacağım hastaneye ve tarihi surlara yakındı. Buranın güzelliğini Diyarbakırlı fakülte arkadaşım anlatmakla bitirememişti. Anlaşılan, geze geze öğreneceğiz bu şehrin güzelliklerini…
Evim küçük ama çok şirindi. Sağ olsun babam bir kamyonla eşyalarımı götürdüğünde her şeyi halletmişti. Kitaplarımı bile raflara özenle yerleştirmişti. Annem de mutfağı harika düzenlemiş, her şey yerli yerindeydi. Bakalım ne kadar düzenli kalacak ona garanti veremiyordum. Ne güzel bir şeydi, insanın anne ve babasının arkasında olması. Valizlerimi yerleştirmeden ilk işim banyoya girmek oldu. Sıcak bir banyonun ardından yatağıma uzandığımda hemen uyumuşum. Trende uyuduğumdan artık uyumamam gerektiğini biliyordum. Zira yarın işe başlayacağımdan düzenim bozulabilirdi. Dört beş saat uykudan sonra öğlene yakın kalktım. Acıkmıştım. Buzdolabında her şey vardı. “Ah annem, sen var ol, sağ ol…” Kahvaltılıkları masaya koyup yolda aldığım meyve suyuyla kahvaltımı yaptım. Daha sonra valizimi yerleştirip balkona çıktığımda, Diyarbakır’ı yüksekten seyretmenin keyfini tattım. Bakalım bu şehir benden neler bekliyordu veya ben ondan neler bekliyordum, onu da yaşadıkça görecektim.
Sabah erkenden kalktım. Heyecanlıydım. Tıraşımı olup dışarı çıktım. Otobüs durağında numarası öğrendiğim otobüs on dakika sonra durağa yanaşmıştı. Binip çalışacağım hastaneye geldim. Hastanenin geniş bir alanı vardı. Elimdeki görevlendirme yazısı ile birlikte Başhekimin odasına girdim. Biraz sohbet ve çay faslından sonra bana çalışacağım yeri göstermek için o önde ben arkada ayaklandık. Birlikte dolambaçlı bir koridorlardan geçtik. Görevlendirildiğim yer hastanenin acil servisiydi. Doğrusu, iyi bir doktor olmak için burada pişmek bana çok şeyler katacaktı. Ne de olsa unvanımız şimdilik pratisyendi. Servis sorumlusu doktor ile tanıştıktan sonra beni görevli diğer arkadaşlarla tanıştırdı. Acil servis kalabalıktı. Soyunma kabininde yanımda getirdiğim önlüğümü giydim. Bölüm şefi ile yatan hastaları birlikte vizit yaptık. Elindeki kartlara bakarak hastaların durumlarını tek tek izah etti. Geniş salondaki boş bir masaya oturdum. Karşımdaki hasta yakınları Kürtçe konuşuyorlardı. Ne demek istediklerini anlayamıyordum. Tercümanlıkta en büyük destekçim hasta bakıcılardı. Dil konusunda zorlanacağım belliydi. İlk gün yorulmuştum. Kahve beni kendime getiren en iyi şeydi. Doktor odasında kafamı geriye yaslayarak gözlerimi kapayıp kendimi dinlendirdiğim bir esnada, kapının gürültüyle açılmasıyla yerimden fırladım. Bölüm sorumlusu Doktor “İlginç bir vaka geldi, hemen hemşire hanımın yanına git, ilgilen.” dediğinde, elimdeki kahve fincanını sehpaya bırakıp servise geçim. Koşuşturmak bu servis için önemliydi. Paravanı açtığımda hastayı göremedim. “Hasta kim?” diye sordum. Etrafındakiler yelpaze gibi geriye doğru çekildiklerinde, sedyenin üzerinde küçük bir bebeğin olduğunu gördüm. Baygın bir haldeydi. O da trendeki bebek gibi battaniye ile sıkıca sarılmış, adeta içinde kaybolmuştu. Yanında bekleyen yaşlı ve bir de genç kadın, üç dört kişi de erkek… “Bir kişi kalsın, diğerleri dışarı çıksın” dediğimde, kimse yerinden kıpırdamadı. Belli ki söylediğimi anlayan olmamıştı. Hemşireye, “Kürtçe biliyor musun?” dedim. “Yok” dedi. “Öyleyse gidip bilen birisini bulup getirin.” derken bir yandan da el işareti ile dışarı çıkmalarını istedim. Neyse ki işaret diliyle isteğimi anlatabilmiştim. Bebek baygındı. Battaniyeyi açtım. Yüzü görünen bebeğin kafası kanlar içindeydi. Şaşırdım, yoksa kurşunla mı vurulmuştu? Yok yok… Olamazdı! Kurşun bu bebeğe büyük gelirdi. Bebeğin kafasında biriken kanları temizlediğimde, alnında bir delik olduğunu gördüm. Annesine hizmetli aracılığı ile neler olup bittiğini sordum. Kadın önce başını önüne eğdi, sonra kaldırıp siyah gözlerde tomurcuklanan yaşlarla anlattı. Bebeğinin nefes alamadığını gören kaynanası bebeğin kafasına çivi ile nefes yolu açtığını öğrendiğimde, şok oldum! “Nasıl bir cahillik bu!?” diyerek sinirlensem de sakinliğimi koruyarak ilk müdahaleyi yaptım. Yanımdaki hizmetli gülümsedi. “Doktor Bey, burada daha neler göreceksiniz neler… Görecekleriniz dünyanın hiçbir yerinde bulunmaz.” Derken, bölüm şefine bebeğin ameliyata alınması gerektiğini söyledim. Bebek alelacele ameliyathaneye sedye ile götürülürken ardından “Vah ülkem vah! Bu cahillik bizi öldürecek.” diye kendi kendime söylenip durdum. Masama geçip hastalara ait evrakları kontrol ederken karşıma göbekli irice bir adam dikildi. Bileğine geçirdiği tespihin taneleri irice ve cam gibi parlıyordu. Arkasında yaşlı bir kadının koluna girmiş karısını işaret parmağı ile “Aha bu” diyerek gösterdi.
“Avratım hastadır. Ama sana söylemeyiz. Yok mudur gadın toktor?”
“Tıpta kadın erkek ayrımı olmaz. Ben bakarım.”
“Sen benle dalga mı geçirsen? Olmaz, dedim se olmaz! Sen mahrem nedir bilmisen?”
“Neyi var?”
“Ayiptir ayip… Gadın toktor gelsin, ona söylirek.”
“Peki, hemen jinekolog arkadaşı evinden çağırtalım. Siz dışarıda bekleyin, haber vereceğim.”
“Evlat sen anlamirsen, gadın eyi değil diyem.”
“Beyefendi lütfen zorluk çıkarmayın. Doktoru çağırdık, gelecek. Dışarıda bekler misiniz?”
“Beklemezsem n’olcak? Benim avrata hemen bakıverin, hemen! Yoksa elimden bir kaza çıkacak ha!”
Adam söylediğimi anlamıyordu. Güvenliği çağırıp ilgilenmesini söylediğimde, adamın siniri daha da arttı. Güvenliği itekleyip sağa sola saldırmaya başladı. Herkes şaşkındı. Acildeki bu bağırış çağırış arasında hasta ve yakınları tedirgin olmuşlardı. Güvenlik elindeki telsizle arkadaşlarını çağırıncaya kadar adam giriş kapısına yumruğunu vurmuştu. Camlar tuzla buz olmuş, her yana dağılmıştı. Neyse ki gelen güvenlik görevlileri olayın daha da büyümesini önlemişlerdi. Kadın, kısa zaman içinde gelen doktor arkadaşımızca tedavi edilmişti. Merak edip kadının neyi olduğunu sordum. Literatüre girecek bir olayımız daha olmuştu. Adamın yaşı oldukça vardı. Karısı ise gençti. Çocukları olmuyormuş. Kayınvalidesi, çocukları olsun diye, gelininin organına maydanoz kaynatıp koymuş… Hey Allah’ım bakalım daha neler göreceğim!
İlk gün yaşadığım ilginç olaylardan sonra yorulmuştum. Hem kafamı dağıtmak hem de bir şeyler yemek için Diyarbakır’ın dünya mirasına giren Surların olduğu mekâna gittim. Burası ilginçti. Sur, akşamüzeri yanan ışıklarıyla bir başka güzeldi. Lokantalar, baharatçı dükkânları… Aklınıza ne gelirse vardı. ‘Kebapçı’ yazan bir restorana girdim. Yemeğimin ardından gelen sıcak künefeyi tadarken eriyen peyniri bir lastik gibi uzadıkça uzuyordu. İkram edilen kahvenin ardından eve girdiğimde ne televizyon izleyecek ne de kitap okuyacak gücü kendimde bulabilmiştim. Yatağa girdiğimde, hayal kurmaya fırsat bulamadan dalmışım.
Bakalım ikinci günüm nasıl geçecekti? Kim bilir hangi vakalarla karşılaşacaktım? Erkenden kalktım. Hava henüz aydınlanmamıştı. Balkona çıktım, havanın soğuk olmasına rağmen sporumu yaptım. Yorgunluğum gitmiş, kendimi dinç hissediyordum. Güzel bir kahvenin iyi geleceğini düşünüp su ısıtıcısının düğmesine bastım. Televizyonun karşısında haberleri izleyerek kahvemi içtim. Haberler iç açıcı değildi. Terör saldırıları özellikle bu bölgede yoğun bir şekilde devam ediyordu. Annem yola çıkarken çok tedirgin olmuş, dikkatli olmam için sıkı sıkı tembihlemişti. “Aman oğlum, dışarılarda fazla gezme, evinde otur.” Ancak dört duvar arasında yalnız oturmak kolay değildi. Bunun acısını günler geçtikçe daha da çok hissedeceğimi biliyordum. Yıllardır birlikte olduğum ailem burnumda tütüyordu. Belki de bir aşk yalnızlığımı alıp götürürdü… Hastaneye gitmeme daha vardı. Kahvaltılıkları buzdolabından çıkarmak üzereydim ki telefonum çaldı. Karşımda servis sorumlumuz Okan Bey acilen gelmemi istedi. Kahvaltı tabaklarını buzdolabına yerleştirmeden giyinip apar topar dışarı çıktım. Neyse ki otobüs erken gelmişti. Servise girdiğimde gördüklerime inanamadım. Kapının önünde sayısız ambulans vardı. Her birinden çıkarılan sedyeler hızla içeriye alınıyordu. Manzara korkunçtu. Etraf kan gölünden farksızdı. Önlüğümü giyip hastalarla ilgilendim. Ağır olanları ameliyathanelere gönderdik. Tedavi ettiklerimizi taburcu ediyor, bazılarının da yatışını veriyorduk. Yaralı olanlardan elleri ve ayakları kopanlar, cesetlerin ise parça parça olanları vardı. Şehrin merkezinde büyük bir patlama olmuştu. Bilanço, yirmi beş ölü, kırk yaralıydı. Günün koşuşturmasından bitkindim. Soluklanmak için kafeteryaya çıksam da parçalanmış vücutlar hâlâ gözlerimin önünden gitmiyordu. Cerrah arkadaşım gördüklerini şöyle söylüyordu, “İnsanlar televizyonlarda olayı izlerken, bizler bir taraftan parçalanan uzuvları dikiyorduk. Diğer taraftan da ölenlerin parçalanmış uzuvlarını bir torbaya doldurup yakınlarına nasıl teslim edeceğimizi düşünürdük.”
“Keşke Acil Servise kimseler gelmese…”
12 Eylül 2022
BULUT
Ayberk şehrin batı yakasının on kilometre uzağında dedesinin
kendisine bıraktı bej renkli apartmanın giriş katında uzun yıllardır yalnız
oturuyordu. Çoğu zaman duvarlar üstüne üstüne geliyor, bazen aynaya delicesine bakıp
kendi kendine konuşuyordu. Sokağında ne çocuk ne satıcı ne de insanın ayak sesleri
vardı. Ayberk, birkaç gün önce yirmi beş
yaşına yeni girmişti. Esmerdi. Kıvırcık saçları uzun, kalın siyah kaşları
ise gürdü. Sinekkaydı tıraşına rağmen yine de bıyık ve sakalının kök izleri
yüzünde belliydi.
Bahçelerinin sokağa bakan mutfağında dinlediği radyosunda
Sting’in “ Shape of my heart” parçası belli-belirsiz çalıyordu. Ayberk,
balkondaki eski koltuktan kalkıp radyonun sesini biraz daha açıp, yalnızlığına
tekrar döndü. Dalgınca karşısındaki evlere baktı. Beyaz apartmanın ikinci katındaki balkonda
genç bir kadının çocuğuna oyunla yemek yedirişini özenle seyretti. “Hey gidi
günler hey!” diyerek annesini anımsayıp iç geçirdi. Sokağı süpüren çöpçüyü
izledi. “Hayırlı İşler” diye seslendiğinde, çöpçü başını salladı. Ayberk,
sigara paketine baktığında iki tane kalsa da birini çöpçüye uzattı. Küçük bir sohbetin
ardından çiçeklerini inceledi. Birkaç saksıdaki çiçeklerin yaprakları dudağını
aşağıya sarkıtan bir çocuk gibi eğikti. Sandalyenin arkasındaki mor renkli
sulama kapını alıp çiçekleri suladı. Kendine “Nasılsın Ayberk?” sözcüğünü üst
kattaki balkonlara bakıp kimsenin olmadığını anladığında mırıldandı.
“Yalnızım” “Eh…” yanıtı yavaştı.
Saçmaladığına güldü. Biten sigarasını, sanki yalnızlığına isyan edercesine lila
renkli kül tabağına sertçe bastırıp söndürdü. Yeni aldığı Patrick Süskınd’ın
“Koku” kitabının yirmi üçüncü sayfasına yerleştirdiği ayracı kenara bırakıp “… derken çocuk uyandı. Önce
burnuyla uyandı. Minicik burun kıpırdadı, ileriye uzandı, delikler açılıp
kapandı. Havayı içine çekip ardından kısa kısa üflemelerle yine dışarı bıraktı.
Hapşırmaya çalışır da tam başaramazmış gibi…” satırlarından uzaklaşıp gökyüzünün
sonsuzluğuna baktı. Güneşin bir görünüp bir kaybolması arasında bulutların
birbiriyle yarışını izledi. “Aslında hepimiz evrende bir hiçiz ve yalnızları
oynuyoruz.” Dediğinde, kafasını okuduğu kitaba çevirdi. Kayan gözlerde
satırları yutarcasına okuyordu. Plastik sandalyede sırtının ağrıdığını
hissedince kitabına ayracı koymadan ters çevirip içeriye geçti. Bir mahkûmun
olta atması gibi elini ardına koyup odaları adımladı. Mavi desenli minderini dip
odanın balkonundan alıp tekrar bahçeye geldi. Kitabını tekrar okumaya
başladığında havada iyice kararmıştı. Kollarına baktı, siyah ve sık kılların dipleri
kabarıktı. Üşüdü. İçeri geçip aldığı hırkasını giydiğinde ısınır gibi
oldu. Dönüşte ocaktaki çaydanlığın altını yakıp kitabına devam etti. Uzun süre gözlerini kitaptan ayırmadı. Okudukça
kitap ilginç bir hal alıyordu. Bir insanın kokulara karşı duyarlı olması,
kokuları üretebilmek için cinayeti nasıl işler?” diye merak etti. Ayaklarını
masanın altına doğru kaydırdığında farklı bir şey ayaklarını tırmalamaktan öte sanki
yalıyor gibiydi. Önce korktu. Masanın kırçıl desenli örtüsünü kaldırıp
baktığında gördüğüne inanamadı. Gülümsedi. Yalnızlığı bir anda uçup
gitmişti. İçinde bir şeyler kıpırdadı. “Gördüklerim rüya mı?” diyerek örtüyü
bıraktığında şaşkındı. Örtüyü tekrar yavaşça kaldırdığında iki parlak göze
takılı kaldı. Uzun süre sevecence bakıştılar. Masanın altındaki cins köpek
ayaklarının dibine geldiğinde beyaz ve gri karışımlı rengiyle tüm şirinliğini
sergiliyordu. Ayberk, boynundaki tasmanın kopuk halini görünce; “Mutlaka
sahibinden kaçmıştır, kim bilir sahibi şimdi nasıl üzülmüş ve yana yana arıyordur.”
diye düşündü. Köpek, mutfağa yalanarak bakıyor, fakat içeri girmiyordu.
Beş-on adımlık balkonun etrafında dolaşsa da Ayberk’in yanından ayrılmıyordu.
Ayberk “Belli ki aç” diyerek akşamdan yaptığı ve birkaç parça kalan tavuğu
buzdolabından çıkardı. “Acaba ne yer, yağlı yemek dokunur mu?” diye tereddüt
etti. Vermekten vazgeçti. Köpeği kucağına alıp, çenesinin altını
okşadığında bir eliyle de masasındaki diz üstü bilgisayarına “cins köpekler nasıl beslenir?” yazısını
Google’a zorlansa da yazabilmişti. “Köpeğinize yemek artıkları vermeyin,
çikolata verirseniz zehirlenir. Kedi maması da vermeyin!” uyarılarını dikkate
aldı. “Öyleyse ne vermeliyim?” diye köpek besleyen arkadaşını aradı. Onunda
‘Lilia’ adındaki ‘Golden’ cinsi köpeği, süper zekâydı. Tam bir sevgi
manyağıydı. Onun küçüklüğünü bilirdi. Arkadaşının arabasıyla birlikte eve
getirdiklerinde küçücük şirin bir yavruydu. Şimdi artık kocamıştı. Köpek
yaşıyla da dokuz yaşındaydı. Artık sırtında beyaz tüyleri de ihtiyarlık
alametiydi. Neler yapmıyordu ki; yeter ki kapıdan eve girenin kokunu almasın,
evin içinde deliler gibi oradan oraya koşuşturur, ‘pati ver’ dersin, önce bir
ayağını ardından diğer ayağını uzatırdı. Doymak bilmeyen acıkmasıyla kabını
ağzına alıp içine bir şeyler koymanız için size uzatıp gözlerinizin içine
bakardı. “Getir sigara paketini!” dersin, sehpanın üzerinden alıp
size getirir, hele gözlerine baktıkça içinize sevgi geçerdi. “Ne yaptın Lilia
perdeyi” diye şaka yollu bağırdığınızda utanır, yerine yavaşça giderdi zavallı…
İşte manyak bir cinsti bu Golden’lar. Lilianın bir tek kötü huyu vardı, oda eve
hırsız girse, hiç havlamaz hatta hırsıza yardım bile ederdi. (!) Ayberk,
cins köpeklere; bisküvi, mısır, çavdar ve arpa ekmekleri, çeşitli lapalar,
pirinç, bulgur ve makarna gibi yemeklerin bozulmamış şartıyla verilebilmesini, ayrıca, fazla yağlı olmamak şartıyla pişmiş
etinde verilebileceğini öğrendiğinde, mutfağa geçti. Dünden kalan ve yağsız
pişirdiği spagettiyi küçük parçalara bölüp, “Yalnız” adını verdiği köpeğin
önüne bıraktığında o da dilini dışarıya salarak memnuniyetini belirtiyordu. Ayberk,
paketteki son sigarasını yaktığında, geceyi sigarasız geçirmemek adına markete
gitmeyi düşündü. Köpek ise yanı başından ayrılmıyor, önüne konulan makarnayı
hızla bitiriyordu. Bir ara soluklanıp kafasını kaldırdı. Susadığı belliydi.
Ayberk, mutfak dolabının altından bulduğu eski bir kaba suyu koyup köpeğin
önüne koymasıyla şapırtı sesi de kesilmiyordu. Ayberk, uzun
aramalar sonunda bulduğu birkaç metrelik kalın ipi köpeğin boynundaki kopuk
kayışına düğümleyip kaybolmasın diye bahçenin ışıklandırma direğine sıkıca
bağlayıp markete gitti.
***
Burcu, sarışın bir kızdı. Sıfır bedene yakın görünümüyle
mankenlere taş çıkartırdı. Salaş giydiği tişörtü yırtık kot pantolonuna
ulaşmıyor, aksine göbeğindeki sarı tüyler ara sıra sırıtan güneşin ışığında
parlıyordu. Henüz yirmi bir yaşını birkaç ay önce doldurmuş, yüksek puanla
kazandığı Siyasal Bilgiler Fakültesi’nin Uluslararası İlişkiler Bölümü’nü
bitirmesine de iki senesi vardı. Yıllar önce annesiyle babasını üç yaşında bir
trafik kazasında kaybetmişti. Anneannesi Burcu’yu sahiplenmiş, onu bir
melek gibi kanatları altında büyütüp okutmuştu. Anneannesi güler yüzlüydü.
Pamuksu seyrek saçları ve kırışık yüzünde ise yılların yorgunluğu vardı. Dinç
de değildi. Evlerinin üçüncü yaşayanı da Bulut’tu. Sabahın erken saatinde
kapıyı sessizce açıp sürüklediği bavulunu ayakkabılığın kenarına dikti.
Anneannesinin çatallaşan sesini işitti:
“Kızım
sen misin?”
“Evet,
anneanne, okulumda olaylar çıkınca birkaç günlüğüne okulu tatil ettiler. Ben de
seni ve Bulut’umu görmeye geldim.”
“İyi…
de…”
“Nasıl
yani? Anneanne yoksa sağlığına bir şey mi oldu?”
“Yok,
kızım. Ne olabilir ki? Şükür iyiyim de…”
“De,
ne anlama geliyor?”
“Bulut…”
“Sahi
Bulut nerde? Kokumu dışarıdan alınca havlardı, yoksa ona bir şey mi oldu?”
“Yok,
kızım, bir şey yok, dedim. Geç içeriye. Şöyle bir soyun bakalım daha uzun uzun
konuşuruz.”
“Anneanne
sakın ona bir şey olduğunu söyleme! ‘Geçenlerde namaz kılınan evde köpek
beslenmez’ diyordun, yoksa…”
“Kızım
meraklanma anlatacağım…”
“Ona
bir şey olduysa, vallahi dünyayı yıkarım!”
“Sakin
ol. Hele gel mutfağa senin çok sevdiğin
böreği yaptım. Karnında acıkmıştır senin.”
“Acıkmadım!
Haydi anlat, Bulutum nerede?”
“Kızım
artık ona bakamıyorum. Evin içinde kendimi zor idare ediyorum. Hem tüylerini
temizlemekten de canım çıktı. Geçenlerde tuvaleti için parka götürdüm. Kayışından
sıkıca tutuyordum. Mahallenin çocukları sevmeye başladılar. İçlerinden yaramaz
biri yanındaki küçük bıçağıyla tasmasını kesmesiyle Bulut’ta hızla yanımdan
uzaklaştı. Çocuklar arkasından koştu ama…”
“Ne
yani şimdi Bulut kayıp mı?”
Burcu
olduğu yere yığıldı, sarışın suratına kan oturmuş, gözlerinden yaşlar yırtık
kot pantolonundan sırıtan çıplak bedenine damladığında ağlamasını hıçkırıklarla
bitiremedi. Anneannesi teselli etmeye çalışsa da başaramadı. Burcu, hızla
odasına geçip yatağına kapaklanıp hıçkıra hıçkıra ağladı. Anneannesi de başındaydı.
“Lütfen
beni yalnız bırakır mısın?”
“Kızım, inan ki benim bir suçum yok. Hep o yaramaz
çocuklar…”
Burcu,
burnunu arka arkaya mendiline sümkürdü. Gözlerine kan oturmuştu. Banyoya geçip
Bulut’un mama kapına baktı. Duran gözyaşları bir kez daha hızlanmıştı. Odasına
geçip fotoğraf albümünü çıkarttı. Balkonda kucağında çektirdiği Bulutun
fotoğrafına uzun uzun bakıp anneannesine:
“Şimdi
onu nasıl bulacağım?”
“Buluruz
kızım, buluruz merak etme. Mahallemizin uygun yerlerine ilan yapıştırır. Bulan
birisi varsa mutlaka haber verir.”
Burcu,
bilgisayarına geçip, biraz önce baktığı
Bulut’un fotoğrafını büyütüp, cep telefonunu da ekleyip hazırladığı ilan
sayfasını flash belleğine aktardı. En yakın kırtasiyecide çoğaltıp mahallelinin
görebileceği market, fırın ve kasap gibi dükkânların bulunduğu elektrik
direklerine astı.
***
Hava kararmak üzereydi, Ayberk, bir an önce dostuna dönmek
için kasada kuyrukta bekleyenlerden rica ederek sigaranın ücretini ödeyip evine
yöneldi. Geniş betonlu elektrik direğinin önüne geldiğinde duraksadı.
Daha önce gördüğü ilanlara benzemiyordu. Bulut’un resmini gördüğünde şaşırdı.
“Güzel anların da sonu varmış” diyerek resmin altındaki yazıyı okudu: “Çok
Sevdiğim Köpeğim Bulut’u görenler aşağıda verdiğim cep telefonuma bildirirlerse
sevinirim” diyordu.
Durdu. Cep telefonuna numarayı kayıt etti. Sevginin bu kadar çabuk avuçlarının
içinden kaybolacağını tahmin etmiyordu. Belli belirsiz adımlarla yürürken;
“Demek adı Bulutmuş, güzel isim. Hey Tanrım!” dediğinde gökyüzüne baktı.
Parçalanmış kara bulutlar hızla kayıyordu. Eve geldiğinde kapıdan girmedi. Bahçeye
dolandığında, dostu, mahzun gözlerle Ayberk’e dil çıkartıp, kuyruk
sallıyordu. “Eh be! Buraya kadarmış dostluğumuz!” diyerek Bulut’u çözüp
kucağına aldı. “Bulut, Bulut, diye uzun süre sevdi. Cep telefonuna kaydettiği numarayı
aradığında Bulut’ta Ayberk’in yüzünü yalamaya devam ediyordu. Karşısında genç
bir kızın sesiydi. Ayberk:
“Kayıp
köpek için aramıştım…” dediğinde, kızın çığlığından Ayberk telefonu kulağından
bir süre uzak tutmak zorunda kaldı. Kulağına tekrar getirdiğinde, kızın çığlığı
hâlâ devam ediyordu.
“Adı?”
“Bu-
Bulut…”
“Rengi?
“Beyaz
ve içinde gri karışımlı.”
“Evet,
köpeğiniz ben de. Çok sevimli, ona öyle
alışmıştım ki…”
“Boynunda
tasması kesik mi?”
“Evet…”
“Ah
o yaramaz çocuklar! Umarım yağlı bir şeyler vermediniz değil mi? Yoksa kusuyor
da…”
“Az
kalsın tavuk kızartması verecektim, sonradan internetten araştırıp ona uygun
şeyler verdim. Merak etmeyin keyfi yerinde!”
“Adresinizi
verir misiniz?”
“Yazın…”
Yarım
saat sonra Burcu bahçeye geldiğinde Bulut’u önce göremedi. “Yoksa benimle dalga
mı geçtiniz?” dediğinde, Ayberk “Olur mu öyle şey, masanın altına girdi, küçük
bir oyuncak bulmuş, onunla oynuyor.” dediğinde Burcu derin bir “Oh!” çekerek
masanın örtüsünü kaldırıp baktığında; “Ah seni yaramaz, ömründen ömür yedin!
Gözlerim ağlamaktan kızardı, mikrop kaptı!” sitemiyle Bulut’u kucağına
çekti. Ayberk de burukça olup biteni izliyordu. Kıza baktı. “İlk görüşte
‘Aşk’ bu olsa diyerek Burcu’yu ayaklarından saçlarına kadar süzdü.
Bulut’u içine sokarcasına sevmesi de hoşuna gitmişti. “Beni de böyle
seven olacak mı?” özlemiyle Burcu’yu masaya davet etti.
“Ne
içersiniz”
“Sek
bir neskafe olabilir. Şeker olmasın. ”
“Hemen
sıcak suyu koyuyorum.” diyerek ocağın başına gitti. Heyecandan ocağı birkaç kez
denese de yakamadı. Dolapta biriktirdiği çakmaklardan birisini seçip ocağı
yaktığında yan gözle kızı izledi. Kız Bulutla öpüp koklaşıyordu. Ayberk, masaya döndüğünde kız:
“Yalnız
mı yaşıyorsunuz?”
“Evet. Hem de uzun yıllar.”
“Siz?”
“Ben
de yalnız sayılırım. Bir anneannem, bir de Bulut’um var hayatımda. Annemle babam
ben henüz üç yaşındayken trafik kazasında ölmüşler.”
“Üzüldüm.
Benim annemle babam da ayrılar. Evin tek oğluydum. Bana vefasız çıktılar.
İkisi de ayrılınca hemen evlendiler. Evlendikleri eşleri de beni kabul etmedi.
Ben de dedemle kalıyordum, ancak o da yıllar önce doksan yaşındayken vefat
etti. Ölmeden önce bu evi benim üstüme
yaptırmıştı. İş bulduğumda çalışıyorum, bulamazsam, dedemin bıraktığı üç-beş
kuruş, bir de babamın arada sırada gönderdiği parayla yaşıyorum.”
“Okudunuz
kitap çok güzel, yakın zamanda ben de okumuştum.”
“Arkadaşım
tavsiye etti, hatta sonunun çok ilginç olduğunu söyledi. Hani olmaz ya kitabı
sondan okumayı düşünmedim de değil (!)”
Ayberk,
kahveyi kızın gözlerinin içine bakarak uzattığında “sana âşık oldum” mesajını
yüreğine bırakmıştı. Burcu, utanırcasına gözlerini kaçırdı. Kahvesinden son
yudumu alıp Ayberk’e:
“Ben
artık gideyim, anneannem merak eder. Kim
bilir o da Bulut için ne kadar sevinecek. Kadıncağız Bulut’u kaybettim, diye
kendini harap etti.”
“Tanıştığımıza
memnun oldum. Tekrar Bulutla gelirseniz sevinirim”
“Neden
olmasın.”
Ayberk,
gökyüzüne bir kez daha baktı. Bulutlar dağılıyor, sanki yüreği gibi
paramparçaydı. Gözlerini kapattı, Bulut’u ve Burcu’yu düşünürken radyoda çalan
Candan Erçetin’in “Aşkı Ne Sandın?” şarkısını bu kez farklı dinledi. Rüzgâr
masadakileri dağıtmaya başladığında toparlanıp salona geçti. Üçlü koltuğuna
uzandığında televizyonu açmak istemedi. Kitabını okumaya devam ederken gözlerini
de uykuya teslim etti. Uzun gecenin ardından uyandığında saatine baktı. Henüz
dörde beş vardı. Tuvalete kalktığında uykusu da bölük pörçüktü. Yatağına geçip
televizyonun kumandasına dokundu. Ekrana ilk gelen “Belgesel” programına takılı
kaldı. Tekrar gözlerini kapattığında, telefonun sesiyle uyandı.
“Rahatsız
etmiyorum değil mi? Birazdan gelsem beni misafir eder misin?”
“Burcu
hanım siz misiniz?”
“Artık
bana ‘hanım’ demeseniz. Yalnızca Burcu, desen.”
“Tabi
ki. Burcu. O zaman ben de şekersiz neskafenizi hazırlayım.”
“Boş
ver kahveyi! Kırmızı bir şaraba ne dersin? Sahi bu arada sen de romantik bir
müzik ayarla, sabaha kadar dans edelim, hem de başımız dönercesine.”
Ayberk,
duyduklarına inanamadı. Şaşkın ve heyecanlıydı. Tüm ışıkları yakıp odanın
içinde aptalcasına dolaştı. Baksırlı haliyle kızın karşısına çıkamazdı. Hemen
üzerini değiştirip salonda beklemeye başladı. Zil çaldığında neredeyse kalbi
duracaktı. ‘Yaşıyor muyum’ diye aynaya baktı. Kapıyı açtığında krem rengi
trençkotu, topuz saçları altındaki pürüzsüz beyaz tendeki koyu makyajıyla
Burcu’yu karşısında görünce tanıyamadı. Bulut’u almaya gelen kızdan eser yoktu.
Kalbini bir türlü zapt edemiyordu. Eli ayağı titriyordu. Burcu:
“Şarabı
açmak için tirbuşon var mı?”
“Evet,
hemen alıp geliyorum. Dolapta mezede var, sen ayarlar mısın? Kendi evin gibi
bil…”
“Ama
ben henüz misafirim, neyin nerede olduğunu bilemem ki!”
“Gel
o zaman birlikte hazırlayalım.”
“O
kadar teferruata gerek yok. Biraz peynir, biraz da meyven varsa, deme keyfimize!”
Ayberk,
Burcu’nun söylediklerine ilave olarak birkaç
parça dünden kalan piliç kızartma ve
mantar soteyi de masaya koyup mumları yaktıktan sonra romantik müziğin sesini
biraz daha açtı. Burcu, trençkotunu koltuğun üstüne attığında düzgün
ve pürüzsüz bacaklarıyla sutyensiz dik memelerinin dolgunluğunu ortaya çıkaran
kırmızı geceliği içinde şuhtu. Ayberk’in uzattığı şarabı içmeye başladığında
keyifliydi. Birkaç kadehten sonra içi ısınmıştı. Gittikçe koyulaşan sohbet de
samimiydi. Ayberk, dedesinden kalan pikaba Frank Sinatra’nın “Strangers In The
Night” plağını bulup koyduğunda Burcu:
“Nostaljik
ve hoş bir parça…” sözü dansa davetkârdı.
Ayberk
iki ellini uzatıp Burcu’yu dansa davet etti.
İki
genç mum ışığının loşluğunda saatlerce sımsıkı sarılarak dans ederken gözler
bir birine kenetliydi. Şarap, vücutları gittikçe esir almış, testosteron
salgısıyla Ayberk, elini kızın kalçalarında gezdirmeye başladığında kenetlenen
dudaklar, kırmızı şarabın tatındaydı. Bedenler, ihtirasla yatak odasına
akıyordu. Bardaklarda yarım kalan şarap tadında salonda bırakılan elbiseler
halının üstünde dağınıktı. Burcu çırılçıplak yatağa uzandığında Ayberk onu bir
tablo güzelliğinde uzunca seyretti.
Kapı
çaldığında sarhoşlukları da uçup gitmişti.
Ayberk:
“Kim o?” sesini yavaşça bıraktı.
“Ben
Burcu’nun sevgilisiyim. Onu takip ettim. Buraya girdiğini gördüm. Çabuk açın
yoksa şimdi polis çağıracağım!”
Ayberk,
kapının mandalını takıp kapıyı aralayıp saklambaç oynayan çocuklar gibi baktı.
Üçgen
vücutlu gencin yüzünden ateş fışkırıyordu. Ağzından sıçrayan salyaya aldırış
etmeden yaptığı el kol hareketleriyle konuşması sertti.
“Çabuk
Burcu’yu buraya çağır! Yoksa!”
“
Bi-bi- bir saniye…”
Burcu,
hiçbir şey olmamışçasına kırmızı
geceliğini üstüne geçirip Ayberk’in arkasından:
“Ne
var, başımın belası, ne var! Seni sevmediğimi söyledim! Hâlâ neden peşimdesin?”
“Ama
Burcu, ben sensiz yapamam! Ölürüm!”
“Onu
beni aldattığında düşünecektin!”
“Biliyorum
yaptığım bir hataydı. İnan ki seni çok seviyorum! Müsaade et içeri gireyim, söz
olay çıkarmayacağım!”
“Yaptığın
anda polis çağırırım bilesin!”
Ayberk,
kapının mandalını gevşetip açtığında
Burcu’nun sevgilisi hızla içeri girdi. Salonda tartışma gittikçe
şiddetleniyordu. Genç delikanlı Burcuyu bir ara hızla iteklediğinde neredeyse
kafası sehpaya çarpacaktı. Burcu düştüğü yerden Ayberk’in yardımıyla zor
toparlandı.
“Sen
kaşınıyorsun!”
“Ben
her şeyi göze aldım!”
Burcu,
sertçe “Sen kaşınıyorsun! Artık seni sevmiyorum! Defol git hayatımdan!” diye
bağırdı. Delikanlı Burcu’nun suratına tokadı patlattığında, Ayberk olup
bitene daha fazla seyirci kalamadı. Gözü döndü. Dişleri sinirden kilitlendi.
Elleri titremeye başladığında sehpanın üzerindeki kalın küllüğü olanca hızıyla
delikanlının kafasına vurdu. Fışkıran kanlar odanın her yerine sıçrıyordu.
Ortalık adeta kan gölüydü. Delikanlı gittikçe kan kaybediyordu. Burcuyla Ayberk
sarılarak olup biteni film kopmuşçasına izliyordu. Delikanlı, son çırpınışından
sonra halının üstüne cansız bedeni boylu boyunca uzandı.
Ayberk:
“Şimdi ne yapacağız?”
“
Cesedi banyoya götürelim!”
“Ondan
sonra?”
“Bir
çaresini buluruz. Şimdi hava aydınlanıyor. Yarın gece yarısı cesedi bahçeye
birlikte gömeriz. Ne dersin?”
“Burcu
olur mu öyle şey! Kedi, köpek kokusunu alıp hemen eşeleyip cesedi bulurlar.”
“Bulamazlar.
Bir torba da çimento bulursak gerisini bana bırak. Şimdi gel birlikte cesedi
banyoya taşıyalım.”
Oda
soğuktu. Cesedi banyoya sürüklediklerinde her yer kan içindeydi. Halıları
toplayıp yerleri ve üstlerini temizlediklerinde kapının zili çaldı. Açtıklarında,
üst kat komşusuydu:
“Ayberk,
dün gece evinizde gürültü vardı, umarım
önemli bir şey yoktur.”
“Ha-
yır, hayır, kız arkadaşımla biraz eğlendik, kusurumuza bakmayın…”
“Peki,
görüşmek üzere…”
Ayberk,
başından geçenlere inanamıyordu. Durup dururken bu cesette nereden çıkmıştı?
Burcuyla banyoya girdiklerinde cesedin bakışından ikisi de ürkmüştü. Ertesi
gece olmak bilmiyordu. Ya yakalanırlarsa, işte o zaman dünyalarının sonuydu.
Gece
yarısı herkes uykuya çekildiğinde iki genç bahçede derin bir çukur kazıp
çimentoyu karmaya başladılar. Ter içindeydiler. Cesedi banyodan çıkartıp çukura
bıraktıklarında ölen delikanlının gözleri hâlâ Burcu’ya bakıyordu. Cesedin
üzerine toprak atıldıkça rüzgârın çıkardığı ıslık sesi ise ürkütücüydü. Ayberk,
ellerini yıkamaya girdiğinde telefonuna
kurduğu saatte çalmaya başlamıştı. Yataktan doğrulduğunda ellerine uzun süre
baktı. Temizdi. “Allah’ım ne kâbus dolu geceydi” diye yaşadıklarının rüya
olduğuna sevinmişti…
Not: “Tirşe Rengi Apartman” adlı roman çalışmamdan bir bölüm Romanım TASDİX
firmasınca kayıt altına alındığından bu hikayemin kopya yapılması yasaktır.
09 Eylül 2022
KİTAPLARIM
- Vallahi Öptürmem - (Deneme) Mola Yayınları - Temmuz 2012 (Tükendi) Konusu: İnsanların, dolandırıcılar ile nasıl aldatıldıkları anlatılmaktadır.
- Mor Gözdeki Hüzün - (Roman) 1. Baskı DEHA Yayınları 2014 Tükendi. 2. Baskı Hel Yayıncılık 2015 (Tükendi) Konusu: Modelist bir kadın içki içen bir kocası tarafından gördüğü şiddet ve daha sonra kocasının kanser olması sonucu ona her şeye rağmen bakma mücadelesinde gelişen ilginç yaşamsal olaylar.
- Sonrasız Kadınlar - (Kısa Öyküler) Lakin Yayınları - Mart 2015 - Konusu: Şiddet gören kadınların kısa öykülerinden oluşan bir kitaptır.
- Corona Yalnızlığı - (Roman) Ceren Yayınları - Haziran 2021 - Konusu: Kahramanım yaşlı Vehbi Bey, yalnızdır. Eşi ve çocukları tarafından terk edildikten sonra on yıl huzurevinde kalmış ve orada rahat edemeyince bir öğrenci apartında daire kiralar ve burada Covit dönemine yakalanır. Yalnızlık kaderidir. Ama bir gün parkta tanıştığı Melahat onun hayatında önemli bir yer tutar. Aşık olurlar. Aşk öylesine kuvvetli bir duygudur ki ne yasak dinler ne de virüs... Yurt dışında okumaya giden ve orada kalan çocukları babalarını bulabilecek midir?
------------------------------------------------------------------------
BASIMI BEKLEYEN ÇALIŞMALARIM
- Kavanozdaki Böcekler - İstanbul'dan Altınbilek Yayınları ile sözleşme imzaladıktan sonra yayınevinin el değiştirmesi ve bilimsel yayınlara yönelmesiyle anlaşma ortada kalan bu eserimin konusu çeşitli ülkelerdeki mültecilerin Avrupa'ya ulaşma mücadelelerini anlatmaktadır.
- Elma Şekeri - Biri İzmirli diğeri Diyarbakırlı iki doktorun iki aile arasına sıkışmış kültürdeki aşk hikayesini Doğu gerçeği ile anlatıldı.
- Kuvöz Operasyonu -prematüre çocuğunun sırtında ve beyincik bölgesindeki urların ameliyat ile alınması için o yıllarda Türkiye'de olmayan bir Kuvöze ihtiyaç bulunmaktadır. Kahramanıma İngiltere'deki bir arkadaşı yardımcı olur.
- Tirşe Rengi Apartman - Bir apartman hikayesi. Doğuda bir ağayı öldüren katili, Bursa'ya kaçar. Ağanın eşi neyi var neyi yok satar ve iki çocuğu ile Bursa'da bir apartmanın bodrum katına yerleşir. Artık tek görevi katilini gece gündüz Bursa'nın her yerinde aramaktır. Geceleri kocasının çeyiz sandığındaki kıyafetleri giyer, bıyık takar ve yaptığı poğaçaları kahvelerde satarak o gece yüzünü gördüğü katili arar. Bulabilecek midir?
- Süpürgelikteki Dostum - (Biyografik roman) - Bu çalışmam, babamın 1954 yılında Ankara'ya annemle birlikte gelip yaşam mücadelesi, çocukluğum, gençliğim, iş hayatım ve yazarlık dönemlerim ile yazdığım kısa öykülerimden oluşmaktadır. Ortalama 450 kitap sayfası olacaktır.
- Yer Altındaki Güneş - Bu roman çalışmama çok önem veriyorum. Senaryosunu da yazdım. Belgrad Ormanları karşısındaki Bahçeköy'de oturan İnşaat Mühendisi bir gencin ilginç hikayesi. Bu çalışmamın konusunu burada vermek istemiyorum. Her ne kadar Tasdixlenmiş olmasına rağmen malum konu çalıntıları söz konusu olabiliyor.
- İsli Çamaşırlar - Henüz üzerinde çalıştığım romanımın konusu aşk temasıdır.
KİTAPLAŞMASINI DÜŞÜNDÜKLERİM
Kuşların Milleti - Şiir çalışmalarım.
Dünya Yazarları İle Röportajlar - Aralarında Kübalı , Hindistanlı, Japon, Hırvatistanlı, Rus asıllı Amerikalı, Zimbabweli, Şili asıllı Avusturalyalı, Filistinli yazar ve şairlerle yaptığım röportajlar düzenli olarak bir buçuk seneye yakın "Deliler Teknesi" dergisinde yayımlanmıştır. Bu çalışmamı biraz daha ilerletip onu da kitaplaştırmak istiyorum.
Kısa Öykülerim- Seçme kısa öykülerimi de kitaplaştırmayı düşünmekteyim.
Evet bunca çalışma varken bir yazar için en büyük sorun yayınevleridir. Para vererek kitap basmayı hiç düşünmedim. Hep söylerim, ben edebiyat bavulumu doldurup dünyaya bırakırım. İster yayımlasınlar, ister yayımlamasınlar.
Sevgilerimle,
Ertuğrul ERDOĞAN
GÖK KUBBENİN ALTINDAKİ GERÇEKLER
HER TARAFIMIZ SIRILSIKLAMDI
Yapay Zeka Robot Olivia
3028 yılında patlak veren Yedinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya nüfusu sadece bir milyar kalmıştı. İnsanlar, bütün ülkelere sıçr...
-
3028 yılında patlak veren Yedinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya nüfusu sadece bir milyar kalmıştı. İnsanlar, bütün ülkelere sıçr...
-
Not: Röportajın Hırvatçası aşağıdadır. / U nastavku donosimo hrvatsku verziju intervjua. Hırvatistan, Avrupa sahnesine ilk kez sekizinci yüz...
-
Sabahın ilk saatlerinde aracımla bir sokağa girdiğimde karşılıklı tamirhanelerden farklı farklı sesler geliyordu. Rüzgarın da etkisiyle yay...
