10 Ekim 2022

OTOPSİ ODASINDA BİR GÜN

Hastanenin zemin katındaki dolambaçlı, sakin ve bir o kadar da ürperten koridorlarında annemle birlikte ilerledikçe koşuşturanlar da çevremizde gittikçe azalıyordu. Kalorifer boruları uzun tavan ise basıktı. Havalandırma cihazlarının gürültüsü arasında “Çamaşırhane” ve “Otopsi” yazan yön tabelalarına bakınca dayımın çalıştığı odasına yaklaştığımızı anlamıştım. Bir kıvrım daha dönünce “Otopsi” levhasındaki yazı sırıtmıştı. Biraz sonra göreceğimiz dayımın lakabı ‘Kasap Sadık’tı. Dayım, kalın kaşlı, kahverengi gözleri, önlerden açık ve arkaya doğru kıvırcık saçlarıyla kısa boylu da olsa yakışıklıydı. Otopsi bölümünde göreve başladığı ilk günlerde ortamdan çok ürkmüş. Yıllar geçtikçe ölülerden zarar gelmeyeceğini anlayarak onlarla yaşamayı kabullense de içkiyle gördüklerini yine de unutmak istemiş. Oturduğu semt, Ankara’nın Kaleiçi mahallesiydi. Burasına gecekonduların yoğun olduğu Altındağ da deniliyordu. Ankara’ya ilk geldiklerinde dağın zirve taraflarını seçmişler. Balkonuna oturulduğunda kuş bakışı Ankara, tıpkı uçaktan bakarcasına ayaklar altındaydı. Dayım, eskimeye yüz tutmuş kahverengi deri çantasında taşıdığı metal iğne kutusuyla komşularına iğne yapmaya giderek üç beş kuruş kazanmanın yolunu da bulurmuş. Yanına zaman zaman gitsem de, çoğu kez ona kapı önünden seslenir ve onunla birlikte ölülerin bulunduğu odaya ellerimi at gözlüğü gibi kapatarak bakmadan odasına geçmek istesem de insanın yüzüne vuran serinlikte, krom çelik masa üstünde yatan ölülerin kesilmiş kanlı bedenlerine bakmadan yapamazdım. Bir gün annemle birlikte gittiğimizde yine öyle yaptım. Anneme baktım, korkusu yüzüne vurmuştu ama bana belli etmemeye çalıştığı belli oluyordu. Kapı önünden dayıma seslendim. Yanımıza gelmesi uzun sürmemişti. Odasına birlikte geçtik. Dayım: “Hayırdır?” beklentisine omzumu göstererek top oynarken sakatlandığımı ve mahallemizde bir çıkıkçı kadının sardığı omzumun on beş gündür sarılı olduğunu, kadının sargıyı söktüğünde ağrılarımın halen devam ettiğini, söyledim. Dayım ortopedi bölümünü arayarak doktor arkadaşlarına geleceğini söylerken, gözüm büronun ardındaki bir sürü cam kavanozlara takılmıştı. Ona, “Dayı bunlar ne?” diye sorunca, kolumdan hafifçe tutup yan odaya götürdü. Şu gördüğün tezgâhın üstünde sıra sıra dizilmiş kavanozlarda ölen veya hastalardan alınan organ numuneleri var. Dayım, kavanozlardan iri olanını ayırıp öne çekti. Gösterdiği ciğer, simsiyah ve çürüktü. Dikkatli baktığımı fark edince, “Sigara içiyor musun?” sorusuna “Allah korusun dayı, ben spor yapıyorum, öyle şey olur mu?” diye yanıt verince, “Hani içeyim dersen, ileri de ciğerin bu şekilde simsiyah olur. Anlayacağın gördüğün ciğer kanserli.” sözüyle içim bir tuhaf olmuştu. Kanser sözcüğünü de o yıllarda pek duymamıştım. Biraz ilerleyince derste öğrendiğim ancak göremediğim organları kavanozlarda görebiliyordum. Bir taraftan organları incelerken, diğer taraftan yan odalarda ölülerin kesilip biçildiği ortamı da merak ediyordum. Gözlerimi kaçırsam da, içimdeki ses; “Bak işte ne olacak, bir gün insanlar böyle olmayacak mı?” sorusu arasında merakımı yenip elimle gözlerini kapatmadan baktım. Kafası kesilen yaşlı bir adamın dağılan yüzü krom çelik ölü yıkama tezgâhında boylu boyunaydı. Başucunda yıkama ve kesici aletler sanki görevini yeni bitirmişlerdi. Dayım, “Baktığın bu tezgâhtan kimler geldi kimler geçti. Ahmet Tarık Tekçe’yi bilir misin?” sorusuna “Hayır” yanıtını verince anlatmaya başladı: “İşte şu gördüğün tezgâhın üstünde 300’ü aşkın filmde figüran olarak oynamış, parti başkanına yazdığı bir yazı yüzünden bir yıl hapis yatmış bizim dönemin ünlü tiyatro ve sinema oyuncusuydu. 1964 yılında en korktuğu trafik kazasında hayatını kaybedince onun otopsisine yardım etmek de bana nasip oldu.” Hiç aklıma gelmemişti… “Ölüm” neydi? O yaşlarda insanın aklının ucundan bile geçmezdi ki. Çevremizde büyüklerimiz ölünce, ölümün ne anlama geldiğini ve yakınlarını nasıl yıktığını büyükler cenazelere götürmedikleri için hissedemezdik. Ölümleri yalnızca televizyonlardaki kovboy veya Cüneyt Arkın’ın filmlerinde görürdük. Aslında nasıl doğumumuzla her şey başlamışsa, ölümümüzle her şeyin son bulacağı bir gerçekti. Masanın üstünde yatan yaşlı adam, yaşarken büyük acılar çekmiş miydi? Zamanını iyi değerlendirebilmiş miydi? Hızla akan her saniyenin kendisini bu hayattan alacağını genç yaşlarında biliyor muydu? Yoksa gençliği bir kelebek gibi avuçlarından kayınca mı ölüm aklına gelmişti? Ne yaman bir çelişkiydi ölüm! Yaşlı amca, başka bir hayatın başlangıcına mı yolculuk yapmıştı? Veya gördükleri bir başka dünyanın rüyası mıydı? Doğa nasıl doğup büyüyor ve kıtalar panje sonrası kıtalar olarak parçalanmışsa, bedenlerimizde bir gün paramparça olacak ve toprakta yok olup gidecekti. Ruhumuz ise evrende bir nokta misali dolaşıp duracaktı inancı olanlarca… Sahi ölünce organlarımız belli bir süre canlı kalacak mıydı? Beynimizdeki kanlar çekilinceye kadar rüya âlemini yaşayacak mıyız? İyi bir rüyada iken uyandığımızda hayatın acısıyla karşılaşmak ölümle eş değer miydi? İşte boynumuzun kıldan ince olduğu durumlar… Hayatınız nasıl geçiyor? Hep ıstıraplı mı? Yoksa umutlarınız mı var yarınlara? Aslında her gün yaşadığımız günün dünden ne farkı var ki? Veya gelecekteki beklentilerimiz mi damağınızdaki tadı değiştirecekti? Daha keşfedilmeyen bir tadı mı yakalamak istiyoruz? İnsanlar olarak ne yapmaya çalışıyoruz. Kalbimiz attığı için mi mecburen yaşamak zorunda kalıyorduk? Sahip olmak, her şeye… Olduk diyelim, ölmek, işte bu amca gibi yaradılışımızın kanunuydu. Bir hiçlik yaşadığımızı ve ölümle karşılaşacağını o da gayet iyi biliyordu, tıpkı idam mahkumları gibi. Fırtınalardan korkup depremlerde sarsıldı. Ölümleri gördü ve kendinde benzetti. “Tövbe! Tövbe!” diyerek Azrail’i kovaladı… Ve bilmediği bir yerde, bilinmeyen bir diyarda birkaç metrekarelik mezarı vardı veya yoktu. İşte biz de oraya doğru koşuyorduk. Hem de son sürat. Ah! Neler düşünüyorum otopsi odasında! Uzaktan duyduğum ince sesler gittikçe yaklaşınca içimde bir korku belirmişti. Yoksa gaipten sesler mi işitiyordum! Sessizliği bozmak için dayıma ilginç gördüğüm kavanozun içindekini sordum. O da, “Cenin” yanıtını vermişti ama onun ne anlama geldiğini bilmiyordum. “Sahi dayı, o küçük yaratık da ne?” diye sorumu tekrarladığım da bana bir doktor edasıyla; “Anne karnında oluşan küçük bebeğin oluşumu” sözüne şaşırmıştım. İnsanoğlu bu kadar küçük müydü? Şaşırmıştım. Ölülerin sessizliğini dayımın anlattıkları bozuyordu. Diğer sesler de neyin nesidir? diye, düşünmeye başlayınca kapıda beliren beyaz önlüklü yaşlı, kalın çerçeveli gözlüklü adamın ani girişiyle korkmuştum. Yüzümün renginin değiştiğini gören dayım, “Korkma, o hastanemizin profesörü” sözüne rahatlamıştım. Ardından gelenler ise talebeleriydi. Dayım, merakını gidermek için, “İnşallah seni de bir gün böyle beyaz önlükler içinde görürüm.” sözünün ardından öğrenciler, hocalarının anlattıklarını dikkatlice dinliyor ve notlarını alıyorlardı. İşte o zaman dayıma neden “Kasap Sadık” dediklerini daha iyi anlıyordum. Omzum mu? Annemle yaptığımız bu ziyaretten sonra kolum bir ay daha alçıda kaldı. Bu arada matematikten o yıl kalsam da, yılsonu büyük bir azimle çalışarak yüksek not alarak sınıfımı geçmiştim. Dışarı çıkınca ölümü unutmuştum. Yaşamıma kaldığım yerden devam ediyordum.

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-Güven Şirketi'nce tasdiklendiğinden izinsiz hiç bir yolla çoğaltılamaz. 

08 Ekim 2022

İZOCAM'IN ENSEDEKİ YOLCULUĞU

Lise yıllarındayım. Anarşinin okulları esir aldığı, sınıflarında bile öğrencilerin zulalarında silahların olduğu, okul çıkışlarında belli bir grubun elinde tuttuğu öğrencilerle bağıra bağıra yüründüğü ve birden patlayan olaylarla herkesin polisten çil yavrusu gibi dağıldığı yıllardı… O yıllarda Ankara Cebeci’de Siyasal Bilgiler Fakültesi karşısında 1968 yılında kurulan Doğan Yayınevi’miz vardı. Hem okuyoruz hem de dükkânımızda çalışıyoruz. Ticaret adamı olacağız ya, rahmetli babam bana en uygun okulu bulmuştu. Yüce Atatürk’ün yattığı Anıtkabir’e yakın Anıttepe’deki Cumhuriyet Ticaret Lisesi’ne yazılmışım haberim yoktu. Derslerimiz arasında İktisat, Mali Cebir hatta Mal Bilgisi vardı. Şaşırdınız değil mi? Mal Bilgisi! Hani bazen arkadaşlar birbirine “Oğlum mal gibisin!” diye şakalaşırlar ya işte öyle olanlardan değildi. Böyle ders mi olur da demeyin! Bu ders öyle zannettiğiniz gibi magandalarla ilgili filan bir ders değildi. Komposto, hoşaf vs. nasıl yapılır? Ürünler hakkında teknik bilgiler vardı. Bir nevi Tarım Dersi’ne de benziyordu. Mezun olunca sanki beş yıldızlı otellerde aşçılık yapacağız! Ama ‘Mali Cebir’ adı gibi zor bir dersti. Logaritma, trigonometri, anlayacağınız metre cinsinden ne ararsanız vardı. Neyse dersleri bir kenara bırakalım da işin muziplik tarafına geçeyim. Okul yılları olur da şakalar olmaz mı? Tabi ki olur, hem de en kıyaklarından… Hiç unutulur mu, okul ve askerlik anıları...


Bana sorulmadan yaptırılan kahverengi takım elbisem, (bu rengi, üzerimde nedense oldum olası hiç sevmemişimdir.) geniş kravatım James Bond türü çantamla okula gidiyorum. (O yıllar geniş kravat modaydı. Hatta İspanyol paça pantolonlar da.) Okulumuza yakın bir inşaatın yanından geçiyorum, bir de ne göreyim! Bir köşede yığınla İzocam bana bakıyor. Sanırım yapılacak olan binanın çatısına veya duvarlar arasına döşenip yakıttan tasarruf sağlanacaktı. Neyse nereye döşerlerse döşesinler benim aklımdaki döşenecek yeri yalnızca ben biliyordum. İzocam’dan bir parça alıp çantamdan çıkardığım defterimden bir sayfa koparıp birisine hediye sunulacak kadar güzelce sardım, sarmaladım. İzocam parçasıyla okulda ne yapılır? Laboratuvarda inceleyecek de değiliz, çünkü okulumuzda yalnızca daktiloların bol olduğu bir oda var. Ne yapacağımı merak ettiniz değil mi? Sıkı durun ve okumaya devam edin. İlk dersimiz Mali Cebir’di. Bir sürü hesaplamalar derken rakamlar hiç rahat durmuyordu. Sınıfın içinde dolanıp duruyor beynimizi dağıtmaya yetiyordu! Onlar dolandıkça ben de rahat durmuyordum. Beynimde tilkiler dolanıp duruyordu. Bir muziplik yapmalıydım. Yanımdaki arkadaşımla kıkırdayıp duruyoruz. Konu mu? Şimdilik ortada bir şey yok ama birazdan şov başlayacaktı.

Önümde oturan arkadaşım pür dikkat dersi dinliyordu. Ceketinin enseye yakın olan kısmı öyle bir hal almıştı ki, sanki bir kuyuyu andırıyordu. Yani içine ne atılsa kabul edecek cinstendi. Cebimdeki namussuz İzocam dile gelmez mi? "İlla enseden içeriye gireceğim." diye tutturdu. ‘Yapma etme.’ desem de bir türlü söz geçiremedim. İzocam’ın hatırını kıramayıp, sardığım kâğıttan küçük bir parça bölüp kuyudan enseye doğru hafifçe bıraktım. Çevreme baktım, bazı arkadaşlar dersi bırakmışlar yaptığıma odaklanmışlardı. Aralarında kıs kıs gülenler de olduğu gibi neler olacağını bekleyenler de oluyordu. Artık olaya şahit olmuşlardı. Gözlerimiz öğretmende ciddi ders dinleme pozisyonundayız. Sınıfta çıt yok. Bir süre geçti. Öğretmenimiz kara tahtaya dönüp kosinüs gibi terimleri yazarken önümdeki arkadaş, iki omzunu birden kafası hizasında bir kurbağanın hareketi gibi zıplattı. Sanki tiki varmış gibi bu zıplatma; bir, iki derken gittikçe artıyordu. Onu gördükçe tedirgin olsam da, arkadaşımız öyle hal aldı ki, sanki birisi gizliden kemençe çalıyor, arkadaşımız da horon tepiyor zannederdi. Bir enseye bakıyorum, bir yanımdaki arkadaşıma. Kıkırdamaktan edemiyorduk. Artık öyle hâl aldı ki kıkırdamalar kora haline dönüşmüştü. Önümüzdeki arkadaş, dönüp dönüp bana bakıyor, baktıkça kıkırdamam gülmelere dönüşüyordu. Ellerimle ağzımı kapatsam da gülmem avuçlarımın arasından kayıp gidiyordu. Sonunda olan olmuştu. Sınıfın sessizliği bir anda gülme krizine dönüşmüştü. Logaritmaların dili olsa onlar da gülmeden payını alacaklardı. Ama nedense öğretmenimiz bir tiyatro oyuncusu gibi çok ciddiydi. Elindeki küçük çubukla “Beyler, bayanlar, kendinize gelin kendinize! Sınıfta olduğunuzu unutmayın!” diye sertçe tahtaya vurduğunda sopanın çıkardığı ses biran olsun gülme seslerini bıçak gibi kesmişti. Ama arada bir balondan çıkan kabarcıklar gibi gülmeler devam ediyordu. Önümdeki arkadaş artık kendini tutamıyordu. Elini ensesine atıp kaşıdıkça kaşıyordu. İzocam ellendikçe sırtında dağılıyordu. Öğretmenin kartal gibi keskin bakışları bizim tarafa doğru yönelmişti.

“Sana ne oldu oğlum, uyuzlar gibi kaşınıyorsun!”

“Hocam sırtımda sanki bir böcek dolaşıyor gibi…”

“Gel bakayım yanıma.”

Önemdeki arkadaş kaşınarak öğretmenin yanına gitti. Önce ceketini çıkardı. Başladı striptizciler gibi soyunmaya. Bir atletiyle kalmıştı. Kızlar sınıfımızda azdı. Onlarda ilgiyle seyrediyorlardı Arkadaşın eli hep sırtındaydı. Öğretmen atletin boğum kısmından bir parmakla genişletip dürbünden bakar gibi boyun kısmını kontrol etti. Eline aldığı sarı toz parçacıkları cebimde taşıdığım İzocam’ın ta kendisiydi. Arkadaşımın oturduğu yöne, yani bize doğru sertçe, “Kim yaptı bunu? Söylemezseniz bu sınıftan kimseyi çıkartmam!” dediğinde sınıf önce sus pus oldu. Belli ki aramızda ispiyoncu yoktu veya ben öyle zannediyordum. Fazla uzun sürmedi, arkamdaki arkadaş, sanki işkence görmüş de yaşama tekrar dönmek için onurunu satanlar gibi öttü.

“Hocam önümdeki arkadaşım elindeki bir şeyleri arkadaşımın ensesine atarken gördüm.”

İçimden, “Gördün de iyi bok yedin!”

“Sen gel bakayım buraya…”

Başım önümde sırtında atletli arkadaşımın yanına gittim. İkimiz de sınıfa karşıyız. Öğretmen de aramızda. Bir gazetecilere fotoğraf çektirmediğimiz kalmıştı! Arkadaşlar sanki heyecanlı bir film seyretmenin keyfini yaşarlar gibi sırıtıyorlardı. İçimden hep gülüyorum ama dudaklarım isyanda, dışarı belli etmiyordum. Öğretmen, avını yakalamışçasına sertçe sordu:

“Evladım neden yaptın böyle bir şey?”

Doğal olarak susma hakkımı kullandım.

“Bana bak! Susma! Gözlerimin içine bak, sana söylüyorum sana!”

Gözleri barut gibiydi, nesine bakacaktım ki…

“Hocam…”

“Evet, seni dinliyorum…”

“Şaka olsun diye…” sözüyle ilk savunmamı yapmıştım. Avukat filan da bilmiyordum o dönemlerde. O arada hızlı bir tokat suratıma patlamıştı. İçimdeki gülmeler fışkırıp sanki kara tahtaya yapışmıştı. Trigonometriler, logaritmalar beynimde yıldız gibi dolanıp duruyordu. Şiddet bir anda sınıfa da yayılmıştı. Kafam önümde, sınıfta çıt yok. Biraz önce birlikte kıkırdadığımız arkadaşıma göz ucuyla baktım, o da suratını asmış bizi izliyordu.

“Şimdi de arkadaşından özür dile bakalım.”

“Özür dilerim…”

“Geçin yerinize, bir daha böyle şakalar istemiyorum!”

İçimden, “Emredersin komutanım” diyerek yerime geçtim. Yanımdaki arkadaşıma baktım, bir an yüzü çok komik geldi. Önümdeki arkadaş mı? O da hizmetli ile dışarı çıkıp temizlenmeye gitmişti. Gitmişti ama biraz önce yaptıkları gözlerimin önünden bir türlü gitmiyordu. Sinir boşalmasıyla gülmelerimiz kıkırdayarak devam ediyordu. Allah’tan öğretmenimiz duymuyordu. Ders zili çalınca, kendimi özgürlüğüne kavuşmuş bir mahkûm gibi hissetmiştim.

İkinci ders mi?

Mal Bilgisiydi…

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-Güven Şirketince tasdiklendiğinden izinsiz hiç bir yolla çoğaltılamaz. 

06 Ekim 2022

TUTRAKAN KASABASI

Her insan, bir hikâyedir veya romanların birer kahramanlarıdır. Bursa Yalova yolu üzerinde yıkılıp yeniden yapımına başlanan PTT binasının hemen karşısında meşhur bir bozacı vardı. Vardı diyorum, çünkü lezzetli bozalarının yapımına bir süre ara verdiler. Buranın sahibi şu anda doksan beş yaşlarındaki Hüseyin Dilaver, artık yaşlandı ve evine çekildi. Apartmanlarının altındaki dükkânına ara sıra uğrayıp, sıcak bir çayın deminde eski günlerini duvardaki fotoğraflarına bakarak anıyor. Hüseyin Amca, Bulgaristan’ın Kubrat kasabasında 23 Kasım 1923’de doğduğunda Türkiye Cumhuriyeti de doğalı henüz bir ay olmuştu. Hüseyin Amca yakınlarındaki Tutrakan kasabasına gidip oradan aldığı cam gibi parlak şaraplık merlot üzümlerini tezgâhında satardı. Ailesine destek verdiği yıllar yirmili yaşlardır.

Yaz ayının ortalarıydı. Tezgâhı gölge bir yerde olmasına rağmen Eyyâm-ı bûhur insanları olduğu yerde sırılsıklam ediyordu. Hüseyin Amca da ensesinde ıslak bir mendille tezgâhın başında ter içinde kalıyordu. Tutrakan kasabasına girilir girilmez görülen Tuna nehrinin suları öylesine güzel parlıyordu ki, gümüşten farkı yoktu. O nehrin üstünden uçuşan kuşlar ise özgürlüğün timsaliydi. Her evin arasındaki boşluk ise yeşillikti ve birçoğunun genişçe bahçesi olurdu. Bahçelerde çeşitli meyve ağaçları ile çevresindeki renk cümbüşü çiçeklerin görüntüsü şahane bir tabloyu andırırdı. Tutrakanlılar sokakta ellerinde çanta gibi şeyler yerine olta taşırken sırtlarında ağlar eksik olmazdı. Yürürken ağların altında insanlar adeta kaybolurlardı. 17.yy’da bu kasabayı ziyaret eden büyük Osmanlı gezgini Evliya Çelebi, bu nehir kasabasında yaşayanlar için, ‘Tuna’nın efendileri.’ olarak tanımlamış. Seyathamesinde sadece erkeklerin değil, kadınların da balıkçılıkla uğraştıklarını belirtmişti. Geniş limanında yüzlerce balık kayığı demir atarken, tutulan Morina balığı Avrupa’da oldukça rağbet görmüş. Balığın taze kalması ve uzak yerlere kadar ulaşabilmesi için tuzlandıktan sonra dikkatlice ipek bir kumaşa sarılırmış. Tutrakanlılar, bin bir balık tutma ve muhafaza yöntemlerini bildikleri gibi balıktan da lezzetli çorba ve yemekler yaparlarmış.

Günlerden pazar ve eylül ayının da ilk günleriydi. Kasaba bugün neredeyse boşalmıştı. Tutrakanlılar, Şumentsi köyü yakınlarındaki “Askeri mezarlık 1916” ismini taşıyan anıt mezarlığında anma törenleri ve ayin için gitmişlerdi. Burada Bulgar, Romen, Alman ve Türk olmak üzere sekiz bin asker yatıyordu. 1941 yılında başlayan bu anma törenlerinin yapıldığı anıt mezarlığı, Bulgaristan’ın en büyük askeri mezarlığıydı. Mezarlığın tam ortasında dikili taş üzerinde Bulgarca, Romence, Almanca ve Türkçe şu sözler yazılıydı “Vatanları uğuruna hayatını kahramanca feda etmeyi bilenlere – saygı ve zafer.” Hüseyin Amca da tören dönüşü tezgâhta beklemekten yorulmuştu. Kubrat’a gidip gelmek bütçesi yanı sıra zamanını da alıyordu. Sonunda kasabadan bir ev tutmaya karar verdi. Bulduğu ev bahçeliydi. Ev sahibi ile bir odası için anlaşıp tuttu. Gündüzleri tezgâhında üzümleri sattıktan sonra burada konaklıyordu. Ev sahibinin güzel bir kızı vardı. İş bitiminde sohbet ederlerdi. Kız bir sohbette abisinin İstanbul’da okuduğunu ve birçok kitabının bodrum katında geniş bir sandığın içinde saklı olduğunu söyler. (Bulgaristan Hükumeti yasaklamış da olabilir.) Hüseyin Amca kitapları merak eder. O yıllarda ders kitaplarının dışında başka bir kitap görmemiştir. İzbe görünümlü depoya kızla birlikte inerler. Kız sandığı açtığında üstte duran bir kitaba dikkatle bakan Hüseyin Amca alıp üzerindeki tozu biraz ileri giderek üfler. Yazıları belirginleşen kitabın üzerinde “Nutuk” yazar. Kızdan rica edip okuyup geri vereceğini söyler. Kitapları karıştırıldıkça arasından Afet İnan’ın “Umum Türk Tarihi” kitabı dikkatini çeker. Sayfalarını çevirdikçe tozlar ortalığa saçılır. Onu da ister. Kız gülümser ve kitapları verir. Hava kararmıştır. Hüseyin Amca odasına çekilir. Gaz lambasının ışığını daha da açar ve yatağının başucuna koyup uzanarak okumaya önce Atatürk’ün yazdığı Nutuk’tan başlar. İlk sayfalarını çevirir, Atatürk’ün Samsun’a çıkışla TBMM’nin Toplanmasına Değin Geçen Dönem” Bölümünü çevirip okumaya başladığında, sözcüklerin birçoğunu anlayamaz. Diğer kitaba göz gezdirirken yorgunluktan uyuya kalır. Sabah uyanır uyanmaz kitabı tekrar gözden geçirir. Giyinip dışarı çıktığında ev sahibini görür. Bir koşu odasına gidip Nutuk kitabını alır ve ona gösterir. Ev sahibi, yazıların genelde Farsça kelimeler olduğunu söyler. Hüseyin Amca, bir gün üzümleri kalmadığında öğleden sonra saat üçte, Rusçuk şehrine gider. Önüne çıkan orta yaşlarda bir adama, Farsça-Türkçe sözlüğü nasıl bulabileceğini sorar. Adam, ona yakınlarda bir kütüphaneyi tarif eder. Kütüphane sorumlusuna istediği sözlüğü sorar. Görevli kitaplar arasında dört dolanır ve “Bulamadım.” diye döner. Hüseyin Amca çok üzülür. Dışarı çıkmak üzereyken, arkasından bir sese dönüp bakar. “Evladım, şimdi hatırladım, sen gel benimle…” diye kitapların arasından sözlüğü bulup Hüseyin Amca’ya verir.

Akşama doğru elinde sözlükle evine yakın kurduğu tezgâhına gelir. Satış sonrası odasına geçerken ev sahibinin kızını görür. Ona elindeki üzüm poşetini verir. Yorgun bir halde tahtadan yapılma, üzerinde çarşafların kirden sarardığı, yorganın ise eşek ölüsü gibi ağır olduğu yatağına uzanır. Gözlerini kapatıp yarım saate yakın uyuyup uyandığında heyecanlıdır. Pencereye yakın tahta sandalyeye oturur. Zaten pek eşyası da yoktur. Tahta masanın üzeri kıymıkların başkaldırmasıyla kırçıllıdır. Nutuk kitabıyla aldığı sözlüğü yan yana getirir. Anlamadığı sözcükleri cebinde taşıdığı küçük kurşun kalemle hem deftere hem de kitaptaki sözcüklerin altına küçük harflerle yazar. Yazarken öğrenir. Atatürk’ün “Bir vatan nasıl kurtulur?” mücadelesini artık çözmüştür. Kitapta dikkat çektiği bölümlerden birisi de şapka devrimidir. Aklına kendi köyü ile uğradığı Tutrakan Kasabasının belli bölgelerinde yaşayanların kafaları bezlerle sarılı olanlar gelir. “Bu devrimin ucundan ben de tutmayım.” dediği tarih 1943’dür. 1 Mart 1941 tarihinde Bulgar Hükumeti Hitler ile Viyana’da Faşist Hitlerci Bloka katılmasına ve halkın buna karşı direniş göstermesine rağmen altı yüz bin kişilik ordusuyla Bulgaristan’ı işgal etmişti. Hitler’in planı Türkiye, oradan da Rusya ulaşmaktı. Ancak İsmet İnönü kurnaz ve akılcı politikasıyla ülkesine Hitler’i sokmayacaktı.

Hüseyin Amca, yaşadığı toprakların savaş kokusunda, Nutuk’tan oldukça etkilenir. Kolları sıvar ve Tutrakan Kasabasının ilkokul öğrencileriyle birlikte bir bayram günü topladıkları şeker ve tebrik kartlarını sattıklarına üzüm paralarını da ekleyerek şapkalar alır. Bunları köylerindeki gençlerin sarıklarını çıkartarak taktırır. Daha sonra onlarla birlikte çektirdiği fotoğrafın altına da şu notu bırakır, “Bulgaristan’ın Tutrakan Kasabasının İlkokul öğrencileriyle fakir talebeler için bayram tebrikleri halka serpiş ediyorduk. 1943 Hüseyin Dilaver.” Bir başka fotoğrafının arkasına ise şu notu düşüyordu, “O tarihte yirmi yaşında idim. Bu fedakârlık inanın ki benim ilk milli görüş inancımdan doğmuştur. 7.6.1980

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-Güven Şirketince tasdiklendiğinden izinsiz hiç bir yolla çoğaltılamaz.


04 Ekim 2022

SOKAK ÇIĞIRTKANLARI

Sabahın erken saatlerinde kuşların karşı evlerin çatılarından birbirlerine serenat yaptığı bir ortamda, kahvaltıdan sonra balkondaki koltuğunuza kurulmuş Stafan Zweıg’ın bir kitabını keyifle okumaya başlıyorsunuz. Arada bir kahve veya çayınızdan yudumluyorsunuz. Satırlardan soluklandığınızda gözlerinizi dinlendirmek adına Sapanca Gölü ve ardındaki o güzel dağ manzarasına bir tabloya bakar gibi bir süreliğine bakıyor ve tekrar kitabınıza yumuluyorsunuz.

“Zebzeci geldi zebzeci!..”

Kamyonetindeki megafondan öyle bağırıyor ki, neredeyse kıçını yırtacak cinsten! Satıcı, şoför koltuğundan arada kafasını uzatıp müşterilerden talep var mıdır? diye, bakıyor. Pala bıyıklı elli yaşlardaki bu satıcı, kamyonetini resmen bir manava çevirmiş. Tezgâhında karpuz ve kavunlar turfanda diyerek, torpilli olarak ön tarafa özenle dizilmişler! Yanında domates, patlıcan ve biberler renk cümbüşünü tamamlıyorlar. Yeşillik de var rokasından teresine kadar. Satıcı beklediği müşterilerden yanıt alamayınca, bu kez azarlar gibi moda giriyor ve “Size zebzeci geldi zebzeci diye, bağırıp duruyorum!..” dercesine bağırışların dozunu gittikçe artırıyor. Aklıma Şener Şen’in Züğürt Ağa filmindeki “Domates… Domates…” diye, apartmanlara ürkekçe seslenişi geldi. Onun gibi bağırsa, kulağıma hafif müzik namesi gibi gelecek. Ama nerde!.. Kardeşim o ne bağırış? Sanki ortalığı yıkıyor! “Ya sabır…” çektim. Çoluk çocuğu, eline bakan bir eşi ve ekmek parası derdinde olduğunu düşünüp bir süre sustum. Satıcı inat ediyordu. Sokağa mıhlanmış gibi olduğu yerden bir türlü ayrılmıyordu. Bağırdıkça bağırıyordu. Okuduğum romanın adı gibi “Olağanüstü Bir Gece” olmasa da yaşadığım an olağan üstü bir gündü! Sinirlerim gittikçe geriliyor, önümdeki satırlarda “Dolmalık biber, elma, armut…” gibi sözcükleri görür gibi oluyorum. Satıcının sözleriyle romandaki satırlar birbirine karışıyor, tıpkı Arapsaçı gibi olmuştu. Tanrıya sığınarak balkondan aşağıya seslenmek zorunda kaldım.

-Beyefendi, iyi de neden sürekli olarak bağırırsınız? Hiç mi hastaları düşünmezsiniz?” dediğimde, sesini bir süreliğine kesmek zorunda kaldı. On veya yirmi metre gittikten sonra tekrar “Zebzeci geldi zebzeci!”diye, inadına bağırarak köşeyi dönüp arka sokağa yönelmişti.

“Oh be! Kurtuldum.” diyerek, satırlara kendimi verdiğimde bu kez bir başka araç sokak başından görünmüştü gelin arabası süzülmesinde… Önce uzaktan az duyulan sesi yaklaştıkça canavarlaşıyordu.

-Urdacı… Urdacı!.. Eskiler alırım!.. Buzdolabı, çamaşır makinası… Urdacı!..

Tam kurtuldum derken bu adamın kirli megafonundan “H” harfini neresine yuttuğunu bilememiş bir halde, ne dediğini ancak apartmanımızın hizasına gelince anlayabilmiştim. O da bütün gücüyle bir siyasi liderin meydanlardaki heyecanı gibi hararetli bir şekilde bağırıp duruyordu! Neyse ki o sebzeci gibi değildi. Sokağımızdan çabuk ayrılmıştı. Roman okuma keyfim kaçınca Üvercinka Dergisi’nin mayıs sayısını okumaya başladım. Ulaş Bingöl’ün uzunca yazdığı “İkinci Yeni Şiiri Post modern Bir Hareket mi?” Başlıklı yazısını henüz okumaya başlamıştım ki, bu kez etrafı çarpılmış eski bir kırmızı panel araç sokağa burnu sokmuştu. O ne diye, bağırıyordu? Anlamış değildim. Dergiyi bir kenara bıraktıktan sonra avını bekleyen bir avcı gibi bekledim. Sinirlerim gittikçe geriliyordu. Ona da birkaç çift söz söylemem gerektiğini kendime vazife bildim o an.

“Samırsak!.. Samırsak!..

“Hay senin Türkçene!..

O da sokağı sarımsak kokusuna boğarak uzaklaştığında “Umarım bu sondur.” diyerek, dergimi kaldığım yerden okumaya devam ettim. Hayret! Bir müddet keyifle birkaç sayfa okuyabilmiştim. Hatta ikinci çayım da masamdaydı.

Bu kez sokak çığırtkanların ikinci bölümü sahne almıştı. Mahallemizin sokağa çıktıklarında çılgınca oynayan çocukları, yasakların serbest bırakılmasıyla birbirlerine bağırarak ve üstünlük kurmaya çalışarak oyun oynadıkları bir ortamda çıkardıkları soprano türündeki sesleri, megafonu aratmıyordu! Dergiyi bir kez daha bırakmak zorunda kaldım. Olacak gibi değildi! Hiç mi satranç ve dama gibi düşünsel oyunları oynamazlardı bir köşede? Hiç olmazsa dergiyi bitirinceye kadar bir kaç saatliğine de olsa! Sürekli ellerindeki oyuncak silahlarla birbirlerini kovalıyorlar. “Dıkşın!.. Dıkşın!..” diyerek. Saklandıkları yerlerden birbirlerini vuruyorlardı. Çocuktu onlar… Onlara kıyamam yine de…

Diğer tarafta bir aracın saatlerce yıkanması sonrası, sokağın bir bölümü, deterjanlı suyla gölete dönüşmüştü. Bir anne, yere çömelmiş vaziyette iki yaşında yeni yürümeye başlamış çocuğuna o kirli suyun içinden “Haydi koş! Koş!” diye, talimat vererek kendine doğru koşmasını istiyordu. Çocuk, sıçrattığı sular içinde gülümseyerek koştuğunda anne, “Aferin oğlum..aferin!” diye, telefonunun kamerasına peş peşe dokunuyordu. Biraz önce dokuz yaşlarındaki bir kız çocuğu, suların içine okkalı bir tükürük fırlatmıştı. Ve beni bir düşünce aldı. Bizler evlerimizde neden kalıyorduk? Korona’nın yayılmasını önlemek mi yoksa onların yanlışlıklarından korunmak için miydi evlerimizdeki yalnızlıklarımız? İşte tam da “Civciv mi yumurtadan çıkar yoksa yumurta mı civcivden çıkar?” sorusu gibi bir durumdu halimiz!

Belediyenin direklere yerleştirdiği hoparlörlerden anons başladığında cızırtılı haldeki uyarılar, evlerin odalarında gibiydi. Hele o direğin yanında oturanlara bu durum kim bilir ne eziyetti! Düşünsenize yorgun geldiğiniz işten tam uykuya dalmışsınız veya heyecanlı bir sevişmeye başlamışsınız. Bütün duygularınız bir anda sönüveriyor ve altüst oluyor! Ve her gün yapılan korona uyarısı; bir çocuğa sürekli “Ders çalış evladım!” şeklindeki tekrarlara benziyordu. Ve hâlâ bu korona uyarılarını insanlar uzun bir süredir algılıyamamışlarsa, vay halimize! Biz kimleri uyarıyoruz? Hoparlörden yayın yapanlar, sanırım dijital eğitim sistemini de unutmuş olacaklar! Bilgisayarlarda sınav yapan veya televizyon başında ders dinleyen öğrencilerin bu gürültüdeki başarı şansı ne olabilir ki? Onların da işleri şu günlerde oldukça zordu!

Nasıl bir toplum olduk? Her ortamda birbirine bağıran çağıran, birbirimize üstünlüğü; bağırmak, karşımızdakini susturmak olarak gören bir toplum oluverdik! Kahvehanelerde, misafirliklerde veya televizyon programlarında herkesin birden konuştuğu ve hiç kimsenin birbirlerini anlamadığı bir ortam! Yani iletişimsizliğin daniskası bir durumla karşı karşıyayız!

Ülkemde bunlar olurken, Avrupalılar neler yapıyor? İsviçre’de saat 22.oo ila 06.oo saatleri arasında sifon çekme yasağı var. Almanya’da da durum farklı değil. Bir ev kiraladığınızda İsviçre’deki kurallara yakın bir durum var. Aynı saatlerde gürültü ve tadilat yapmak yasak. Bu kira sözleşmelerinde de yazılıyormuş. Yalnızca banyo konusunda biraz esneklik varmış. O da bizdeki gibi dört dakika değil! Otuz dakika ile sınırlıymış.

Tuvalet kültürü ayrı bir konu ancak, artık tuvaletlere birçoğumuz akıllı telefonsuz girmiyoruz. Bazen video izlemeye dalıp gereğinden fazla klozet üstünde kalanlar, ancak ayaklarına uyuşukluk girdiğinde kalkmak zorunda kalıyorlarmış. Aslında tuvaletlerde en güzel fikirleri bulmakta ustayız. Duvarlarına yazdığımız küfür edebiyatımız da ayrı bir sanat dalı olsa gerek! Tıpkı Arşimet’in suyun kaldırma kuvvetini bulduğu gibi, bizlerde buradaki buluşlarla birçok güzel eseri hayata geçirmişizdir. Roma ve Uzak Doğu kültürlerinde insanlar eskiden topluca, yan yana çatur çutur sesler arasında tuvaletlerini yapmaktan çekinmezlermiş ve buralarda ülkeleri için yetkililer, önemli kararları alırlarmış birbirine karışan kokular ve sesler arasında!

Japonya banyoda ellerini yıkadıkları suyu klozete aktararak yılda üç milyon metreküp suyu tasarruf etmenin yollarını bulmuş bir ülke. Biz ise temiz suyla göndermeye devam ediyoruz. Modern dünyanın bu israfına karşı bir yöntemi de Çinliler bulmuş. Bu dübür sesini sifonla bastırmak için akıllı telefonlardan sifon ve benzeri sesleri çıkartılıyormuş. Yani bir AVM’nin tuvaletine girdiniz ve mideniz bozuk. Sizi dışarıda bekleyen bir arkadaşınız veya çıkarken utanmamak adına istem dışı çıkarabileceğiniz sesler yerine telefonunuzu açıp ona sifon sesi veya ona benzer bir ses düzeni dinleterek kendinizi kurtarıyorsunuz. İyi yöntem! Aman farklı seslere dikkat!

Bir de her kullanımdan sonra Thirst Flusher programı, sizin ne kadar su tasarrufunda bulunduğunuzu belirliyormuş.

Bakalım daha neler göreceğiz şu yapay zekânın hızla yol aldığı dünyada…

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-Güven Şirketince tasdiklendiğinden izinsiz çoğaltılamaz.

03 Ekim 2022

AYAKLARIN NEREDE ANNE!

Yozgat’ın Şefaatli ilçesine bağlı Erkekli Köyü’nün diğer Orta Anadolu köylerinden hiç farkı yoktu. Osmanlı mimarisine benzeyen avlunun duvarları, taşlarla örülüydü. Odaları, ahırı ve fosseptik çukurlu tuvaletin tahta kapıları avluya açılırdı. Ahır iki bölmeydi. Kış geldiğinde küçük bir bölümünde hayvanların yaydığı osuruk kokusu ve sıcaklığında kalanlar, zaman zaman hayvanlarla konuşup arkadaş olurlar, hatta kuyruklarını çıtırdatarak çıkan sesle keyiflenirlerdi.

Erkekli köyünün evleri kerpiçten duvarları, tavanları ahşap kereste ile kaplı çatıları ise içinde samanla sertleştirilmiş kilden yapılmıştı. Bu çorak damlar silindirle düzlendiğinde yağmur sularının odalara sızması bir nebze önlenirdi. Ağustos ayında yıkanmış buğdaylar burada kurutulurdu. Kimse çalmasın diye mi yoksa gelenek midir bilinmez ancak, ailelerin buğdaylarıyla yan yana yattığı da olurdu çoğu zaman. Nadir bulunan iki katlı evlerin alt katındaki güneş almayan bir odasında ateşi uzun süre sönmeyen bir ocak bulunurdu. Tezekle yanan bu ocakta siyahlaşmış geniş bir saç ve üstünde bazlama türü ekmek, kete ve cızlama –akıtma, krep- yapılırdı. Pencere önündeki sedir yastıklarının içi saman saplarıyla doldurulmuş sert ve yıpranmıştı. Burada buzdolabı olmadığından, mutlaka kapak kısımları telden bir ahşap dolap bulunurdu. Tuvaletleri ise genelde dışarıda olurdu. Tuvalete girenler, kurbağaların vıraklamaları arasında ihtiyaçlarını giderirlerdi. İki katlı evlerin tuvaletlerinde ise deliklerine yapılan dışkılar birkaç metrelik boşluktan kokusu her tarafa yayılan fosseptik çukura düştüğünde “Floop!!” diye ses çıkartırdı.

Köyün ortasını yararak geçen derenin etrafındaki ağaçlar seyrek görünse de çevre yeşildi.

Asuman evin en küçük kızıydı. Yüzü ay parçasıydı. Saçları parlak ve kuzguni renkteydi. Burnu küçük, gözleri badem gibi çekik, kaşları ise kavisliydi. Beş yaşını yeni bitirmişti. Hareketli bir çocuktu. Yakında okula gideceği için çok sevinçliydi. Birkaç dönümlük tarlalarında babasıyla annesi çalışırlarken o, iki kız ve iki erkek kardeşleriyle birlikte yatsı ezanına kadar oynarlardı. Zaman zaman da anne ve babasının isteklerini yerine getirirdi. Asuman harmanda en çok öküzlerin çektiği dövenden hoşlanırdı. Altı sivriltilmiş taşlarla döşenmiş dövene ayakta binerken, altın sarısı başakların üstünde tıpkı masallardaki kahramanlar gibi mutluluktan uçtuğunu hayal ederdi. Bu taşlar köylerindeki taşlara hiç benzemiyordu. Nereden geldiğini hep düşünmüştü. Bir gün babasına sorduğunda babası, Şefaatli’de tarım aleti satan bir dükkândan aldığını, oraya da Bursa’nın Harmancık İlçesinin Çakmak köyünden geldiğini söylemişti.

Avlu kalabalıktı. Komşu kadınların birçoğu buradaydı. Bir köşede altı harlı yanan ocağın üstündeki büyük ve derin siyah kazanın kulpları parlaktı. Kadınlar, boyalı kazana attıkları iplerin kaynamasını beklerlerken bir taraftan da tarlada çalışan erkeklerine gözleme yapmanın telaşındaydılar.

Asuman arkadaşlarıyla birlikte bir köşede oyunlarındaydı. Erkekler onu çelik-çomak oynatmaya zorlasalar da o, bu oyundan hiç hoşlanmazdı. Evcilik, en sevdiği oyundu. Bu oyunda annesinden gördüklerini yapardı. Oyuncak bebeği olan arkadaşları ayaklarını uzatarak üstünde uyutuyorlardı. Asuman imrenip bebeğini almak için hızla evlerine koştu. Odasına girince nefes nefesiydi. Sandalyeye oturup bir süre uyuyan ninesini seyretti. Elden ayaktan düşen ninesi yatağında bir çocuk görünümündeydi. Çevresine sessizce bakınıp oyuncak bebeğini aradı, bulamadı. Eğilip yatağının altına baktı, görünce gülümsedi. Minik ellerini ileriye doğru uzattı, yetişemedi. Yatağın ayaklarından kuvvet alıp ileriye doğru bir asker gibi sürününce, saçı karyolanın yaylarına takıldı. Canı yanmıştı. Ninesi uyanmasın diye acısını dişlerinde sakladı. Bebeğini yavaşça çekip göğsüne sımsıkı yasladı. ‘İpek’ adını verdiği bebeğine baktı, ne kolu ne de bacakları vardı. Üstü de çıplaktı. Gözlerine baktı, acıdı. Üşür diye ninesinin sandalye üstündeki yemenisini alıp sarmaladı. Sarmalamadı, sanki gizlemişti. Göğsüne bastırıp arkadaşlarının yanına gelip oturdu. Ayaklarını onlar gibi uzatıp bebeğini yatırdı. Yemeniyi çıkartıp üstüne örttü. Sürekli salladı. Arkadaşı Hacer bebeğinin sakat ve tombalak halini görünce alaysı güldü. Asuman üzüldü, dudaklarını büktü. Gözyaşlarını yemeninin üstüne bırakıp odasına tekrar koştu. Yatağının altında bebeğinin ayaklarıyla ellerini aradı, bulamadı. Tekrar bebeğinin yanına geldi. Bu kez ayaklarına uzatmadan göğsüne yaslayıp sırtını sıvazladı.

Kazan fokurdayarak kaynadıkça kırmızı renkli sular dışarı taşıyordu. Asuman’ın annesi kepçeyle suyu azalttı. Kızlar evcilik oyununu bırakıp kadınların bir ara kazan başındaki uzaklaşmalarını fırsat bilip bebeklerin elbiselerini boyansın diye kazana attılar. Dönüşte kadınlar kaynayan kazana daldırdıkları sopalarla boyamak istedikleri ipleri çıkartırken, sopanın ucuna takılan danaca, aşık, topaç, fırıldak, talaka tekeri, kemik, bebek giysileri ve tahta oyuncakları gördüklerinde şaşkınlıklarını gizleyemiyorlardı. Çocuklar başlarına gelecekleri bildiklerinden kahkaha atarak oradan usulca uzaklaşıyorlardı.

Köyün çevresi buğday tarlalarının başaklarıyla doluydu. Köylülerin odun topladığı meşe koruluğu ise tarlalarının biraz ilerisinde köye yakındı. Oraya gitmek için bir buçuk kilometrelik patika yolu yalnızca at veya eşekle gitmek gerekirdi. Bu koruluğun güney batı ucundaki bozkır alandaki tek kalan alıç ağacının bitişiğinde yatır olarak rivayet edilen ‘Taş Höyük’te köylüler dua ederdi. Asuman’ın annesi de buraya zaman zaman gelir, evlatlarının muradını görebilmek için Allah’ına dualarıyla yalvarırdı. Burada hastalar üç metre derinliğindeki bir kuyuya kalın iplerle sarkıtılır, çıktıklarında ise iyi olacaklarına inanılırdı. Ne ilginç geleneklerdi, bu gelenekler! Böylesi ilginç gelenekler yalnız ülkemize ait değildi. Hindistan’ın Salapur bölgesinde her sene ebeveynler bir araya gelerek bebekleri, yüz elli santimetrelik bir kuleden atarken aşağıda büyük bir örtüyle bekleyen köylüler bebeği yakaladıklarında, bebeğin uzun ve sağlıklı bir ömür süreceğine inanıyordu.

Koruya giden bir köylü, meşe ağacını kaçak kesip evine getirdikten sonra sabah ölü bulunduğunda, Erkekli köylüleri koruya gitmekten korkmuşlar ve uzun süre buraya uğramamışlardı. Köylüler, Hıdırellez zamanı birlikte eğlenirlerdi. Nişanlı erkek aileleri, herkese etli bulgur ikram ederlerdi. Kadınların yaptıkları, arabaşı, çalma, mantı, köftür ve kavurmaların lezzetindeki eğlencede, gençler salıncak da kurarlardı. Çocuklar ise çeşitli oyunlarıyla bu ortama neşe katarlardı. Pelit denilen palamut toplanır sonra da soba üstünde közlenip yenirdi. Artanlar ise hayvanlara verilirdi. Asuman, köyün bu gelenekleri arasında ilkokul dördüncü sınıftan ayrılıp on dört yaşına geldiğinde, bir akşamüstü istemeye gelen komşularına kendisine sorulmadan verilişine kahrolmuştu. Ancak geleneklerine göre yapacak bir şeyi yoktu. Köydeki düğünlerinden sonra kendisinden on yaş büyük kocasıyla gerdek gecesinde tanışmıştı.

Asuman, bebeğine baktı, üzerinde atacağı bir şey bulamadı. Ninesinin yemenisini atsa annesi kızacaktı. Yapmadı, vaz geçti. Erkekler ise çelik- çomak, patlangaç, hot ve congulus oyunlarının neşesiyle oradan oraya koşuşturuyordu. Anneleri ise onlara yavaş olmaları için “Sizin okulunuz yok mu?” diye uyarsalar da, çocuklar bu uyarılara aldırış etmiyorlardı.

Asuman yaşadığı ilk günlerini şöyle anlatıyordu.

“İlk günler kocam bana bir çocuğa gösterilen ilgiyle baktı. Geceleri yatağıma girmeden önce elleri ve kolları olmayan bebeğimi alır, ona sımsıkı sarılarak uyurdum. Çoğu geceler kocam, “Artık kocaman kadın oldun, bırak artık o bebeksi oyuncakları... Hem bak karnında şişmeye başladı. Kendi çocuğun olacak, onunla oynarsın.” diye dalgasını geçerdi. Sert görünümlü ve sinirliydi. En küçük bir hatamda bile köpürür, kaynanamın yanında sürekli bağırırdı. Çalışmayı sevmezdi. Kayınpederim “Oğlum artık evlisin. Yakında kendi evine çıkacaksın, artık bir iş bulman lazım.” diye sürekli uyarırdı. Konuşulanlar sanki bir kulağından girip diğer kulağından çıkardı. Hiç bir şeyi umursamazdı. Tek yaptığı, arkadaşlarıyla akşama kadar köyün kahvesinde oyun oynamaktı. Eve gelip yemekten sonra yatağa girince, yularından kopmuş vahşi bir hayvan gibi küçücük bedenimin üzerinde debelenmekti.” Ayhan sinirli olduğu bir gün “Kızım, (sinirli olduğunda kızım, eğer yatakta bir şey istediği zaman karıcığım derdi.) sana söylüyorum, sen laftan anlamaz mısın?” dediğinde Asuman elindeki çalı süpürgeyi bırakıp kocasına, ““Ne oldu ki?” diye yanıt verdi. Kocası, “Bir de karşıma geçmiş cevap veriyor! Daha ne olacak! ‘Ben evdeyken temizlik yapmayacaksın’, diye kaç kere söyledim!” diye azarladı. Asuman sinerek yanıt verdi.

“Ama anan ‘Neden temizlik yapmıyorsun?’ diye bana kızıyor.”

“Ben evden çıkayım, ne bok yersen ye!”

Asuman, köhne masanın kırık dökük sandalyesine oturdu. Başı önünde kocasının çıkmasını bekledi.

***

Yıllar Asuman için azar, dayak ve kocasının işsiz güçsüz bir halde beş çocuğunu büyütmesiyle geçti. Altıncı çocuğuna da hamileydi. Çocuklar büyüdükçe Ayhan’ın babası oğlunun artan nüfusu ile baş edemiyor, geniş tarlalarından bir bölümünü satarak evini geçindirmek zorunda kalıyordu. Artık bıçak kemiğe dayandığında oğlunu karşısına aldı.

“Oğlum sen ne yapıyorsun? Bak beş çocuk ve biri de yolda. Onlar yemek ister, urba ister, okul ister! Yaşım geldi seksene, artık elim ayağım titrese de hâlâ ölesiye çalışıyorum! Ya sen?”

“Baba, iş vardı da ben mi gitmedim? Kaç yere müracaat ettim, iş yok!”

“Artık sana bakacak takatim kalmadı evlat, kendine bir yol bul…”

“Ama baba...”

“Aması maması yok! Artık evi boşalt!”

Ayhan kendine ait eşyaları toplayıp yakın köyde oturan ağabeyin evine sığınmaktan başka çare bulamadı. Ağabeyi ve yengesi, ilk günler misafirliğin verdiği ikramla ellerinden geleni yaptılar. Zaman ilerledikçe kavgaları eksik olmadı. Asuman, kendisini oradan oraya savrulan kum tanesi gibi gördü. Tek yapabildiği, çocuklarına bakmak ve onların karınlarını doyurabilmekti.

Ayhan babası ölünce tekrar ana evine taşındı. Tarlaları bölüştüreceğiz vaadi ile kardeşlerinden vekâlet alıp parça parça sattı. Kardeşlerine yapacağı ödemeleri erteledi. Arsaları sattığı gün aldığı paralarla şehre gidip birkaç gün pavyonlarda karılarla birlikte eğlendi. Havanın soğuk olduğu bir gün Ayhan çok içmişti. Kör kütük evine geldiğinde eşinin doğumu yakındı. Yatağa soyunup girdi. Karısını bir ineği dürter gibi uyandırdı. Onun da soyunmasını istedi, karısı umarsızdı. Sırtını döndü.

“Doktor ilişkiyi yasakladı.”

“Domuzun karısı, ne olacak!”

Giyinip dışarı çıktığında köpekler havlıyorlardı. Sigarasını derince çekip dumanını gökyüzüne doğru üfledi. Kanı delicesine kaynıyordu. Toprak yolda ayışığının huzmeleri yardımıyla yürüdü. Çevresine bakındı, kimseler yoktu. Annesine sık sık oturmaya gelen komşuları Emine Teyzenin evinin önünde durdu. Etrafı kolaçan etti. Evin yalnızca bir odasının ışığı yanıyordu. Orada sağ eli doğuştan sakat Ayşe’nin yalnız kaldığını biliyordu. ‘Acaba uyuyor mudur?’ diye düşünürken sigarası da bitmişti. Yere atıp üzerini ezdi. Pencereye yaklaştı. Allı güllü perdenin aralığından baktı, Ayşe yatağına uzanmış bacaklarının bir bölümü görünüyordu. Ayhan’ın cinsel dürtüleri harekete geçmişti. Pencereyi hafifçe tıklatınca Ayşe pencerenin önüne geldi. Kafasını uzatıp baktı, Ayhan’ın belli-belirsiz yüzünü görünce önce korktu, sonra onun olduğunu anlayınca sevindi. Yıllardır Ayhan’a âşık olduğunu bakışlarıyla belli ediyordu. Ayşe, “Ne işin var senin gecenin bir yarısı? Bubam duyarsa ikimizi de vallah kıtır kıtır keser!” dedi. Ayhan, “Pencereyi aç içeri gireceğim.” diye diretti. Ayşe, pencereyi açıp kapamasıyla Ayhan içerideydi. Uzunca seviştiler. Sabah olduğunda Asuman, kocasını sırtı dönük gördü. Sessizce kalkıp sofrayı hazırladı. Hep birlikte sofraya oturduklarında, çocuklar çorbalarını höpürdeterek içiyorlardı.

Asuman altıncı çocuğunu doğurduğunda Ayşe de hamileydi. Bir akşam kapı hızla çalındı. Kapıyı Asuman açtı. Karşısındaki yaşlı adamın suratı kıpkırmızı ve burnundan soluyordu,

“Nerde o tecavüzcü?”

“Kimi arıyorsun amca, hangi tecavüzcü?”

“Kim olacak, senin kocan!”

“Ne yapmış ki?”

“Daha ne yapacak!”

Ayhan’ın annesi de kapının önündeydi. Yaşlı adam sinirden köpürüyordu.

“Esma bacı senin oğlan benim kızı hamile bırakmış! Bu namus temizlenecek! Yoksa ben onu temizleyeceğim! Böyle bilene…”

“Dur hele bir soluklan, Allah korusun bir tarafına inme gelir. İçeri geç de sakin sakin halledelim şu konuyu.”

“Ne sakini, ne sakini? Nerde o gâvurun dölü? Bi yakalasam, biliyom ben ona yapcamı!”

Adam söylenerek ayrıldığında gelinle kaynana birbirlerine bakakaldılar.

Ayhan, eve dönünce ortaya konuştu,

“Sofra hazır mı? Kurt gibi açım.”

“…”

Asuman bir köşede sessizce ağlıyordu. Ayhan bir karısına bir de annesinin asık suratına bıktı.

“Ne oldu? Bir sorun mu var?”

“Hem de büyük sorun var evlat. Komşumuz Hıdır geldi.”

“Ne olmuş, yoksa karısı mı ölmüş?”

“Yok da...”

Anası uzun süre sustu. Ellerini ağzına götürüp gözyaşlarını dökerken bir süre konuşamadı.

“Ana hayırdır ne oldu? Çıldırtmayın beni ya!”

“Oğlum, Hıdır’ların kızı Ayşe hamileymiş!”

“Bana ne hamileyse…”

“Ama senden olduğunu söylüyor. Kızı, babasına her şeyi anlatmış.”

Ayhan, “Ya...” diyerek kafasını uzunca kaşıdı. Sonra sandalyeye oturup düşündü. Sigarasını yaktı. Dumanını gevşekçe bıraktı.

“Evet ana bir hata ettim. Gelinin olacak avrat bir aydır ‘çocuğa bir şey olacak’, diye yanına yaklaştırmadı. O günde çok sarhoştum. Olan oldu işte.”

Esma Ana gelinine dönerek konuştu,

“Şu kızcağıza acımadın mı? Bak sana gül gibi evlatlar verdi. Heç öyle şeyler yapılır mı?”

“Oldu bir hata...”

“Şimdi nolcak?”

“Merak etme, ben halletcem.

“Nasıl?”

Ayhan, karısının başı önündeki haline baktı.

“Boşanıp Ayşe’yle evlenmek zorundayım. Bunu yapmazsam babası beni vuracağını söyledi. Ölürsem çocuklarım babasız kalmaz mı?”

Asuman kafasını hafifçe kaldırıp bir kaç söz mırıldandı.

“Ölürüm de kabul etmem…”

“Sen yine karım olacaksın, Ayşe’yle birlikte gül gibi geçinip gideriz. Hem çocuklara da yardımcı olur, he?”

“Babamlara çocuklarımla birlikte dönerim. Sen de Ayşe’yle birlikte yaşa!”

Bu sözlere nevri dönen Ayhan ellerini yumruk yaparak babasının öldüğü odaya geçti. Duvarda asılı pompalı tüfeği alıp karısının karşısına dikildi.

Anası aralarına girdi.

“Oğlum sakın dellenme, sakın ha!”

“Ana ben ölmüşüm artık, ölmüşüm…”

Silahın soğuk demiri Asuman’a karşıydı. Kaynanası çocukları alıp dışarı çıktı. Dizlerine vurarak komşularından yardım istedi. Namlunun ucundaki Asuman ezilmişliği ve dayak izleriyle şaşkındı. Ölüme gülümsedi,

“Vur! Hadi vur beni! Korkmuyorum senden! Seninle evliyim kuma filan istemiyorum!”

Ayhan gözlerini küçülttü. Silahı önce Asuman’ın sağ ayağının eklem yerine sıktı. Sonra sol bacağına. Kemikler paramparçaydı. Acının çığlığı köyü ayağa kaldırmıştı.

Ayhan, cinnet geçirircesine “Beni bırakırsan gidip başkasıyla evlenirsin! Seni öldürmeyeceğim, süründüreceğim!” diye bağırıyordu. Karısının bacaklarından fışkıran kana aldırış etmedi. Namlunun ucu bu kez kollarındaydı. Asuman, kollarını sakladı. “Bacaklarımı aldın, kollarımı bana ver. Onlarla çocuklarıma bakacağım!” diye yalvarıyordu. Kocası umursamadı. Kollarının eklem yerlerine tüfeği tekrar ateşlediğinde Asuman kanlardan kaybolmuştu. Kararan gözlerinin önüne kolları ve bacakları olmayan oyuncak bebeği geldi.

Oda sessizdi...

Komşular odaya doluştu. Bez parçasıyla kollarla bacaklara boğum yapıldı. Asuman önce kasabaya, sonra da Ankara’daki hastaneye acilen götürüldü. Uzun tedavilerin sonunda bacakları kesilmek zorunda kaldı. Artık kuruyan bir ağaçtan farkı yoktu. Kolları da tehlikedeydi. Saçları asker tıraşı, yüzünde nohut büyüklüğündeki teriyle hasta yatağında devletin koruma altına aldığı çocuklarını çok özlemişti. Odasına giren çocuklarını görünce bacaklarıyla kolları yeniden filizlenmişti. Üç yaşındaki en küçük oğlu İsmail,

“Ana bacakların nerde?” “Bir şey olmadı, öyle işte… Sen neler yaptın?” diyerek konuyu değiştirip alnında biriken terlerini sildi. Asumanın annesi, “Ben kızımla, torunlarıma bakarım.” Asuman, gazetecilerin uzattığı mikrofona konuştu, “Beni bu duruma düşürene, ‘Kocam bile demiyorum.’ en ağır cezanın verilmesini istiyorum!” Oyuncak bebeği, yatağın altında kolları ve bacakları olmadan çıplak bedeniyle üşüyordu...

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-GÜVEN Şirketince tasdiklendiğinden izinsiz hiç bir yolla çoğaltılamaz.

02 Ekim 2022

KAPI KOLU

İçi tıklım tıklım dolu belediye otobüsü Altıparmak Caddesi’ne girdiğinde yokuş aşağı hızlanmıştı. Üç yıl önce bir kamu kurumundan emekli olan Kazım Bey, yolculara çarparak arka kapıya zor yanaşabilmişti. Kırmızı düğmeye basıp bekledi. İndiğinde kırmızı ışıkta duran araçların arasından karşıya bir yılan kıvraklığında geçti. Balıkçı Reşat’ın tezgâhtaki onlarca ışık altında gümüş gibi parlayan irili ufaklı balıkları inceledi. En sonunda hamsi de karar kıldı. Karısının da en sevdiği balık türüydü. Eğlence mekânlarının yoğun olduğu Arap Şükrü Sokağına girdi. Restoranlardan çıkanlar  salınarak yürüyorlardı. Girdiği restoranda Müzeyyen Senar’ın “Benzemez Kimse Sana,” şarkısı aheste aheste çalıyordu. Birazdan müziğin kesilip müzisyenlerin geleceğini de biliyordu. Dediği gibi olmuştu. Kapıdan klarnetin yanık sesi duyulmuş, ardından darbukacı, darbukasına patlatırcasına vuruyordu. Kemancı da ritme uyunca masadakiler hep birlikte kapıya doğru baktılar. Müzeyyen Senar’ın sesi kesilmişti. Bu sokağın daha önceki adı Meyhaneler Sokağı idi. 1324 yılında Osmanlının fethinden sonra, dönemin Padişahı Orhangazi 1492 de İspanya’dan göçe zorlanan Yahudileri buraya yerleştirmiş, ibadetlerini rahatça yapabilmeleri için onlara bir de Sinagog yaptırmıştı. Kazım, eşinin bekleyeceğini bildiği için çabuk davrandı. Balıkçıya uğrayıp temizlettiği bir kilo hamsiyi alıp adımlarını evine yönlendirdi. Hava kapalı ve her an yağmak üzereydi. Üşür gibi oldu. Paltosunun düğmelerini ilikledi. Yağmur hafiften atıştırınca adımlarını hızlandırdı. Eve geldiğinde kapıyı karısı Zeliha açtı. Çocuklar odalarında ders çalışıyorlardı. Çarşamba semtindeki bu evi Kazım’ın babasının ölümünden sonra kardeşleriyle bölüştükleri paraya, bankadan çektikleri yüklü miktardaki krediyi ilave ederek zor şartlarda almışlardı. Ev eski olsa da karısının iş yerine yakındı. Çoğu zaman karısı işine yürüyerek gidip geliyordu. Çarşamba semti, yıllar öncesinde merkeze de yakın nezih bir semtti. Komşuların birbirine gidip geldiği, sokaklarında çocukların güvenle oynadığı, dükkân önlerine konulan tabure üstünde içilen çaylarla birlikte sohbetin dibine vurulduğu, tıpkı Türk filmlerindeki gibi bir yerdi. Daha sonra Romanların oturduğu Bursa’nın Kamber Mahallesi toplu konut inşaatı yapılması nedeniyle yıkılınca orada oturanlar bu semte gelmişlerdi. Peşinden Suriyeliler semtin içinde ‘Şam’ sözcüğüne kendilerini yakın buldukları için peş peşe buradan ev ve iş yerleri alarak semti ele geçirmenin planlarını yapacaklardı. Mahalle artık eski huzurunu arar olmuştu ilerleyen yıllarda.

Zeliha bir kamu kurumunda memur olarak son aylarında emekliliğini bekliyordu. Çilli ve kısa saçlıydı. İş çıkışları eskisi gibi rahat gidip gelemiyordu. Sokaklarında tedirgin yürüyordu. O akşamlarından birinde sokaklarına ürkerek girmişti. Bazı zamanlar kocasını telefonla arayıp apartmanda birilerinin saklanıp da kendisine saldırma korkusuyla aşağıya inmesini istiyordu. Zeliha üstünü değiştirip kocasının getirdiği balıkları temizlemek için mutfağa girdi. Kazım ise üstünü çıkartıp pijamalarını giymiş bir halde televizyon karşısına geçti. Haberlere baktı, iç açıcı değildi. Bir süre izledikten sonra karısının yanına gitti.

-Hayırdır karıcığım, bugün neler yaptın?

-Memurluk işte.. neler yapıldığını sen benden daha iyi bilirsin. Daktiloyu tıkırdatıp T.C ile Başmüdür imzası arasına yazdırıp durdum.

-Sen neler yaptın? Yaklaş bakayım, sen rakı  kokuyorsun!

-Balıkçı Reşat’ta inip balık alayım dedim. Arap Şükrü Sokağından esen rakı kokusuna dayanamadım. Sokak o kadar canlıydı ki, müzik nameleri restorana gir diyordu. Ne yapayım dayanamadım be! Bir de bakmışım ki, her zaman uğradığım restorana girivermişim.

-Benim akşama kadar canım çıksın, yürüyerek tasarruf edeyim, beyefendimiz rakı içip keyfine baksın, öyle mi?

-Yahu her zaman yaptığım şey mi? Canım çekti, dedim. Hem orası uygundu, merak etme.

-Yemek yedin mi?

-Yok yok… Biraz kavun, biraz da beyaz peynir.

-Haydi şu balıkların kafasını çöpe götür de ev kokmasın. Çocuklar derslerinde, sakın onlara seslenme.

Kazım üzerine montu almak için yatak odasına girdiğinde kapı kolunu farklı gördü. Altın sarısı rengiyle oldukça parlıyordu. Eliyle okşadı, kaygandı. “Nereden çıktı?” dercesine dudaklarını büktü. Montunu giyerek mutfağa geldi. Karısına,

-Ya Hanım, kapı kolu mu aldın sen?

-He ya… Dairede Neriman’la aldık. Tanıdık ustası vardı, öğleden sonra gelip takıverdi. Kızın anlamadığı yok. Erkek gibi maşallah! Her şeyden anlıyor. Öğle tatilinde çıkıp almıştık.

-…….

Kazım çöp poşetlerini kavrayıp dışarı çıktı. Dış kapı koluna bir kez daha baktı. Diğer odaların kapı kolları onun yanında sönük kalmıştı.

Yemekler yenmiş, çocuklar odalarına çekilmişti, Karı koca geç saatlere kadar televizyonda dizi seyrettiler. Zeliha esnemeye başlayınca odasına geçti. Geçerken kapı koluna baktı, gülümsedi. Kocası da arkasından geldi. Yattılar. Zeliha,

-Yorganı çekip durma, üşütme beni! Sana diyorum, uyudun mu?

-Yahu müsaade edersen uyuyacağım. Söyle ne diyorsun?

-Kapı kolu güzel oldu değil mi?

-He.. he…

-Kafama takılan bir şey oldu. Kapı kolunu değiştirdik ama diğer odadakiler fiyakasız durdu. Ne dersin yarın onlara da mı taksak?

-Hanım evin borcunu ödüyoruz, bitsin sonra neler yaptırırız neler…

-Ama içkiye para veriyorsun!

-Tamam.. tamam! Ne yaparsan yap! Müsaade edersen uyuyacağım.

Zeliha erkenden uyandı. Uyanır uyanmaz kapı koluna baktı. Ardından kapının haline. Sanki at şeyine  sinek konmuş gibi gördü. Hoşuna gitmedi, morali bozuldu. Giyinip makyaj masasına geçti. Aynadan kapı koluna bir kez daha baktı, diğer kapı kolları ile kapılarının da değiştirilmesine karar verdi. Vermesine verdi de, kocasına bunu nasıl kabul ettirecekti, bilemiyordu. Yan gözle baktı, kısa zamanda halledeceğini düşündü. Uyanan ve kendisini izleyen kocasına cilveli bir gülücük attı. Dudaklarını boyadı, saçlarını taradı. Son kez baştan aşağıya kendisini aynada süzüp uzun eteğini yukarı sıyırarak kocasına yaklaştı. Cilveler yaparken kapı ve kollarından ufak ufak bahsetmeye başlayınca kocası şehvete teslim olmuştu. Ah o şehvet değil miydi? Yuvaları ve devletleri yıkan! Dünyanın kötü gidişatına neden olan... Zeliha toparlanıp çocukları okullarına geç kalmamaları için odalarına uyandırmaya gitti.  Kapıyı açarken, kapı kolu bir tuhaf geldi. Bugün mutlaka arkadaşı Neriman'la bu işi halledecekti. Mutfağa geçip kahvaltı hazırladı. Kocası uykusundaydı. Emekli olalı saat ondan önce uyanmıyordu. Çocuklarla kahvaltı yaptıktan sonra birlikte dışarı çıktılar. Çocukları yakınlarındaki okula bıraktı. Bir sokak alttaki caddeye geçip oradan yürüyerek işine gitti. Dünden kalan yazıları oldukça fazlaydı. Nefes almadan hepsini öğlene kadar yetiştirdi. Paydos saati geldiğinde inşaat malzemelerinin satıldığı Gazcılar caddesine Neriman’la gittiler. Zeliha kapı kollarından çok kapıların teşhir edildiği dükkânlarla ilgilendi. Birinden girip diğerinden çıktılar. Kapı çeşitlerini incelediler. Köşedeki Amerikan tipi kapılar hoşuna gitmişti. Altı kapıyla birlikte dış kapıyı, kahverengi çelik olanından düşündü. Zira apartmandaki kapıların rengi böyleydi. Maliyetlerini bir kâğıda yazdı. Kapı kolunu almaktan vazgeçip iş yerine döndüler. Almayı düşündüğü kapıların kapı kolları da harikaydı.

Akşam dönüşü yürüdü. Çarşamba Semti’nin dükkân levhalarının birçoğu Arapçaydı. Evlerine kocasıyla birlikte çıktılar. Birinci kat boşluğunda ‘yeri değil’ diye kapılardan söz etmedi. En uygun yerin yatak odası olduğunu düşündü. Tek düze yaşamın saatleri yine bitmişti. Herkes odasına çekilmişti gecenin sessizliğinde. Zeliha bugün farklı bir gecelik giydi. Kırmızı gecelikten bacakları dolgunca taşıyordu. Kokularını sürünüp kocasının yanına bir balık gibi süzüldü. Kazım yutkundu. Karısı,

-Kocacığım bir şey söyleyeceğim ama bana ‘hayır’ demeyeceksin, söz mü? Hayır dersen, şu gördüğün kırmızı gecelik olur uzunca bir patiska gecelik! Ne dersin kabul mü?

-Söyle bakalım, neyin pazarlığını yapacaksın?

-Kendim için değil, evimizin güzelliği için. Bir kapı koluna bak bir de kapıya.

-Ne olmuş kapıya?

-Görmüyor musun, yeni aldığım kapı kolunun yanında diğerleri batılı zenginin yanında duran Hint fakiri gibi duruyor.

-Haydi bırak kolu filan da gir yatağa!

-Söz ver…

-Neye?

-Kapıları değiştirelim. Bugün Neriman’la kapılara baktık, çok uygunlar, indirimi de iyiydi. Vallahi bir daha bulamayız.

Neriman geceliğin arasından bacaklarının üst kısımlarını da gösterdi. Kocası,

-İyi.. iyi. Haydi bekletme beni.

Odanın ışığı sönünce kapı kolunun parlaklığı da kaybolmuştu.

Birkaç gün sonra ustalar kapıları her odaya monte ettiler. Zeliha değişen salon kapısının önünde durup ellerini beline koyarak içeri baktı, koltuk takımlarını eskimiş gördü. Ne yapıp edip koltukları hiç olmazsa kaplatmayı düşündü ama ‘gecelik tekrar işe yarar mı?’ diye, aklından geçirdi. Papaz her zaman pilav yer miydi, bilemiyordu. Kaybedecek bir şeyim yok diyerek akşam iş dönüşü konuyu kocasına açmaya karar verdi. Ona en sevdiği etli çiğ köfte yapacaktı. İş dönüşü markete uğrayıp birkaç kez çekilmiş yağsız et, yeşillik ve büyük bir rakı aldı. Bu akşam kocasına her zamankinden farklı dört dörtlük bir sofra hazırlayacaktı. Hatta teybe bir oyun havası koyup dansöz gibi karşısında kıvıracaktı. Çocukları bir başka semtte anneannelerine gitmişlerdi. Zeliha geceliğini giyip kocasının karşısında bütün cömertliğini göstererek çiğ köfte yoğurmasına devam etti. Dünden yaptığı yemeklerin yanına birkaç meze daha yaptı. Sofrayı düzenli bir şekilde kurdu. Masanın her iki tarafındaki şamdandaki mumları yaktı. Romantik bir yemek müziği odaya yayıldığında kadehler tokuşuyordu. Çakırkeyif olan Kocasına,

-Bir tanem, şu kapıya bir bak, sülün gibi değil mi? Söyle bembeyaz gelinlik gibi durmuyor mu?

-He ya… İyi oldu iyi…

-Bir de şu koltuklara bak. Odaya hiç yakışıyor mu?

-Nesi var ki? Haydi, bırak koltuğu da şerefe…

-Bugün Neriman’ın koltukçu tanıdığını aradık. Hatta onun yanına gittik. Kumaşlara baktık. Bir renk beğendim, bir görsen bayılırsın. İnan misafirler geldiğinde utanıyorum, ne dersin yenileyelim mi?

-Hanım daha yakın zamanda kredi çekmedik mi?

-Aman… Ödemesi ne ki, çerez parası. Hem yeni yıl zamları yaklaşıyor, yakında emekli ikramiyemde olacak. Bütün borçları toptan öderiz.

-Yüzde dört buçuklu zamlarla mı ödeyeceğiz!

Öderiz.. öderiz. Borç yiğidin kamçısı derler aslanım. He de, sana bugüne kadar yaşamadığın bir gece yaşatayım. Kabul mü?

Zeliha masadan kalkıp elindeki kadehle kocasının yanına gitti. Şarap bardağı etrafında dilini gezdirdi. Şuh hareketlerle etrafında dolandı. İri göğüslerini kocasının vücudunda gezdirdi. Bacaklarını onun bacaklarına değdirdi.

-Şerefe kocacığım… Şerefe! Yarasın koçuma!

-Tamam be… ‘Battı balık yan gider,’ derler. Yarın bir kredi daha çekeriz, olur biter.

-Aslan Kocacığım! Şerefe!

Zeliha bir zafer daha kazanmıştı. Ertesi gün beğendiği kumaşların siparişini verdi. Koltuklar yapılmak için alındığında salon tüyü yolunmuş bir tavuk gibi sırıtmıştı. Bir hafta sonra koltuklar geldiğinde, salon farklı bir görünüme kavuşmuştu. Zeliha koltuklara ilk oturan oldu. Televizyona baktı, tüplüydü. Perdelere baktı, solgun renklerini iğrenç gördü. Duvarların badanası da altındaki boyayı gösteriyordu. Sehpa da koltuklara uyum sağlamıyordu. Kocasına bütün bunları nasıl anlatacak ve yenilenmesi için nasıl ikna edecekti? Dişiliğini yine kullanmayı düşünse, kocası kabul edecek miydi? Çektikleri krediler de maaşlarını tırpanlamıştı. Zeliha’yı gece uyku tutmadı. Kalkıp salona geçti. Koltuklarla kapılara baktı, sevindi. Diğer eşyalara baktı üzüldü. Aklına geldiğine sevinip yatak odasına döndü. Yarın ilk işi bir iç çamaşırcıya gidip tanga, alacaktı. Kerametin şuh bir gecelik ve cilvesinde olduğunu artık biliyordu.

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-Güven Şirketi'nce tasdiklendiğinden izinsiz hiçbir yolla çoğaltılamaz.

01 Ekim 2022

DENİZDEKİ DOLMUŞ

İstanbul’un havası bugün her zamankinden farklıydı. Nem oranı tavan yapmış, insanlar nefes almakta zorlanırken, tiril tiril giydikleri vücutlarına yapışıyordu. Bulutlar parçalı bir halde tıpkı iki sevgilinin birbiriyle kavuşması gibiydi. Güneşin dik ve insanların beynini delercesine sıcak olduğu ortamda gölge yerler sığınılacak limandı. Delici güneşte dolmuş durağında kuyrukta bekleyenler ise şanssızlardı. Ellerine geçirdikleri ne varsa kafalarına tutuyorlardı.

Mavi ve süslü bir dolmuş son sürat durağa yaklaştı. Şoförün ani çaktığı frenle yolcular homurdanmalar arasında bir ileri bir geri gidip gelmişlerdi. Şoför minibüs henüz durmadan kapıyı açmasıyla kapı önünde birbirine geçmiş yolcular dışarı fırlarcasına inmek zorunda kaldılar. Müşteriler arasında “Ne biçim şoförsün! Doğru dürüst sürsene! Böyle fren mi yapılır? Balık istifi gibi müşteri mi alınır!” şeklinde bağıranlara şoför aldırış etmiyor, bıyık altından gülümsemesi dikiz aynasından belli oluyordu.

“Beyler, bayanlar lütfen biraz daha sıklaşalım! Bakınız dışarıda onlarca yolcu var!”

Arka koltukta oturan kadınlardan genç olanı, “Şoför efendi kendine gel! Sen para kazanacaksın diye insanların pis nefesini çekmek zorunda değiliz!” diye azarladığında diğer kadınlarda bu kadından kuvvet alıp onlar da bir iki çift laf söylediler. Şoför kapıyı kapattığında sinek gibi cama yapışan müşterilerin elbiseleri dışarıda uçuşarak gidiyordu. İçerisi oldukça havasızdı. Orta koltukta oturan yaşlı adam, yanındaki genç kıza mırıldandı. “Evladım şu pencereyi çekiver de içeriye biraz hava girsin…” Genç kız, cılız bedeniyle camı açmaya çalışsa da beceremedi. “Hay Allah sanki kaynak yapmışlar!” söylenmesiyle dişlerini sıkarak zorlamaya devam etti.

Şoför radyoyu açtı. Dikiz aynasına bakarak bastıra bastıra dayılanırcasına ortaya konuştu:

“Pencereyi açmayalım beyler, bayanlar! Arkadaki kelebek penceresinden gelen hava hepimize yeter! Ceyran yapıyor ceyran! Allah sizi inandırsın, geçenlerde boynum tutuldu. İki gün işe çıkamadım. Bizim karı boynumu ovdu ama olan iki günlük yevmiyeye oldu. Lütfen yani!”

Genç kız pencereyi daha fazla zorlamadan yerine oturdu. Zaten milim de kımıldatamamıştı. Yaşlı adam kafasını iki tarafa sallarken cebinden çıkardığı süt beyazı mendiliyle ensesini, ardından yüzünü sürekli silip durdu.

“Şiki şiki baba!” türküsü bile yolcuları neşelendirememişti. Oflayıp püfleyenlerin sesine şoför kulağını tıkamış, umarsızdı. Yolcular dolmuşun duraklara yaklaşmasını dört gözle bekler olmuşlardı. Zira, her durağa yanaşmak demek, kapının açılması ve içeriye biraz daha hava girmesi demekti. Dolmuş yokuş aşağıya iniyordu. Şoför radyonun kanalını değiştirdi. Çıkan kanaldaki spiker, hava durumundan bahsediyordu. “Sayın dinleyiciler, Balkanlar üzerinden gelecek soğuk hava dalgasının yaratacağı yağmur, İstanbul’da sele neden olabilir. Bu nedenle vatandaşlarımızın daha dikkatli olması gerekmektedir." uyarısını dinleyen cam kenarındaki müşteriler hep birlikte havaya doğru baktılar. Hava parçalı bulutlu ve bulutlar hızla kayıyordu. Şoför her durağa yaklaşmasında bilerek mi yoksa müşterileri istiflemek için mi frene ani dokunuyordu belli değildi. Yolcuların “Yavaş olsana!” bağırışlarına umarsızdı. Bulutlar, gittikçe kararmaya başladığında şoför ön cama kafasını yaklaştırıp “haydi hayırlı..” diyerek, cama düşen birkaç damla yağmuru sileceği ile bir çevirmelik sildi. Ardından gelen damlacıklar gittikçe çoğalıyordu. Şoför bu kez sileceği devamlı çalıştırmak zorunda kaldı. Gökyüzünden bardaktan boşalırcasına yağan yağmur hiç durmuyor, sileceklerin son ayarı bile yetişmiyordu. Sanki gökyüzü yarılmış, bütün sular yerle birleşmişti. Yolculardan dua okuyanlar çoğunluktaydı. Şimşeklerin ardından gelen gök gürültüleri oldukça şiddetliydi. Şoför, suların yükseldiğini görünce durdu. Arabasını uygun bir yere park edip bekledi. Rahattı. Önde oturan yaşlı adam, “Yaşım seksene dayandı, ben böyle bir tufanı ömrümde görmedim! İnşallah bizim eve bir şey olmamıştır…” sözünün ardından cep telefonu çaldı. Kemerine taktığı kutucuktan telefonunu zorlanarak çıkartıp baktı. Karşısında karısıydı. Feryat sesleri işitiliyordu. Yaşlı adamın yanındaki genç, “Amca hayırdır? Yüzün sapsarı oldu…” sözüne adam, uzun süre yanıt veremedi. Kulağındaki telefonu nice sonra kabına koyup şaşkınca boşluğa baktı. Gördüğü yalnızca yağmur taneciklerinin dolmuşun ön camından süzülen hızıydı. Genç, bir kez daha sordu:

“İyi misin amca?”

“Evim…”

“Evinize ne oldu amca? Yok, yok sen iyi değilsin, 112’yi arayalım mı?”

Yaşlı adam nohut büyüklüğünde boncuk boncuk ter içindeydi. Kalbini tutarak konuştu:

“Evimizi su basmış, bütün eşyalarımız mahvolmuş!”

Arka koltukta oturan genç kadın:

“Amca sakin ol. Eşinize bir şey olmuş mu?”

“Şükürler olsun iyi. Korkudan komşumuza kaçmış.”

“Üzülme bak hiç olmazsa eşiniz hayatta. Eşya dediğiniz nedir ki, yeniden alırsınız…”

“Ona defalarca söyledim, bak dünyada küresel ısınma var. İnsanlar artık rahat durmuyor. Yeşil alanlardaki ağaçları kesip yerine alışveriş merkezleri ve binalarla dolduruyorlar. Dağlardaki taşları almak için ormanları mahvediyorlar. Barajlar için dünyanın damarları olan dereleri yok ediyorlar. Gel üst katlardan bir ev alalım, dedim. Beni dinlemedi ki!”

Yağmur dinmiyordu. Fırtınayla birlikte ortalığı aydınlatan şimşekler gök gürültüsüyle birlikte ürkütücü bir hal alıyorlardı. Arkada oturan orta yaşlardaki adam da konuştu:

“Amca eviniz sizin miydi? Sigorta yaptırmış mıydın?”

“Ah ne gezer.. kiraydı. Karnımızı zor doyuruyoruz, sigortayı nasıl yaptıralım? Yıllardır sakladığım babamın hatıraları duruyor mudur? Ya kitaplarım? Şimdi ben bir daha hangi maaşla alırım onca eşyayı? Mahvoldum! ”

“Üzülmeyin artık. Siz de üst katlardan bir ev tutarsınız…”

“Evladım artık bu devirde taşınmak öyle kolay değil. Hem üst katlarda bu yaştan sonra ne yaparız? Benim ayaklar zaten zor yürüyor. Asansörlü evlere güç mü yeter? Kilolu yengenle bu yaştan sonra merdivenleri nasıl çıkarız?”

Yağmur arada bir yavaşlasa da hiç dinmiyor hatta şiddetini zaman zaman artıyordu. Dolmuştan bakıldığında hiçbir yer görünmüyordu. Şoför rahattı. Arada bir radyonun kanalını değiştirip müzik dinliyor, bazen de haber kanallarını arıyordu. “Son dakika” anonsuna herkes pür dikkatti. “Sayın dinleyiciler, İstanbul son yılların en şiddetli…” sözüyle gök gürültüsünün şiddeti sanki yıldırımı dolmuşun içine düşürmüştü. Herkes “Bismillah!” diyerek koltukların altına saklanmak istedi. Orta sıradaki saçları pamuksu yaşlı kadın bildiği bütün duaları sesli okuyunca dolmuşun içinde mevlit okunuyor gibiydi. Her duanın ardından uzatmalı “Amin..” sesleri herkesi rahatlatıyordu. Şoför,

“Parasını uzatmayan var mı?”

"Bu ne lahana bu ne perhiz, acelen ne? Ortalık Nuh tufanına dönmüş, sen nelerden bahsediyorsun şoför efendi!” diyen müşteriler sinirliydi.

Şoför rahattı.

Üniformasındaki armada liseli olduğu belli olan genç kız,

“Aksiliğe bakın ya, bugün sınavım vardı. Yetişemeyeceğim!”

Yanındaki altmış yaşını aşkın sakallı adam sakalını sıvazlayarak konuştu,

“Kızım ortalığı görmüyor musun? Ya hepimiz şuracıkta mevta olsak daha mı iyi olurdu?

Kız kulaklığını çıkarttı.

“Amca mevta ne demek?”

“Başına gelince görürsün…”

Kızın yanındaki yaşlı teyze,

“Kızım amcan hep birlikte öbür dünyaya gitmekten bahsediyor…”

Kız, elini buğulu cama birkaç kez vurarak

“Şeytan kulağına…”

Şoför silecekleri kontağı açıp bir kez daha çalıştırdı. Görebildiği, yağmurun şiddetle yağmaya devam etmesiydi. Yanında oturan yaşlı adama buğulanan camı silmesini istedi. Yaşlı adam birkaç el hareketiyle camı sildi. Gördüğü vapurun yakınlığına şaşırdı. Eğilerek aşağıya baktı. Dolmuş denizin içindeydi.

Yaşlı adam:

“Beni birisi çimdiklesin!”

Şoför:

“Hayırdır amca ne oldu ki?”

“Evladım sen bizi denizin ortasına mı getirdin?”

“Ne denizi amca, rüya mı görüyorsun? Aha biraz önce otobüs durağının ön tarafına park etmedik mi ?”

Arka köşede oturan delikanlı şoförü tasdikledi.

“Evet”

“Eyvah!” diyen çığlık herkesi korkutmuştu. Şoför:

“Hayırdır abla, ne oldu?”

“Elinin körü oldu! Ne ablası önce dikiz aynasından bir bak bakalım abla yaşta mıyım ben?”

“Ne kızıyorsun abla, yüzündeki boyaları silsen nerdeyse annem yaşında olursun.” dediğinde kadın, daha da kızdı. Fazla dalaşmadan şoförün cahilliğine verip susmayı tercih etti.

Şoför sakindi.

“Heyecan yapmayın abilerim, ablalarım! Dolmuşumuz son teknolojinin ürünüdür.”

Şoförün arkasındaki sarışın kadın:

“Ayol arabanın her tarafı dökülüyor, teknoloji bunun neresinde?”

Kadın ayaklarını yukarı doğru kaldırdı.

“Şoför efendi, sular gittikçe yükseliyor, neredeyse oturduğumuz yere kadar geldi.”

“Gelsin hanımefendi, gelsin…”

“Sabahtan beri sizi izliyorum, bu ne pişkinlik? Ortalık yıkılıyor, birazdan denizin içinde kaybolup gideceğiz, Allah’ını seversen bu ne rahatlık, he?

“Korkmayın baylar, bayanlar…”

Aracın içi rutubetten hamama dönmüştü. Yolcular terliyor, ayakta duran orta yaşlardaki adam, oturanlara bağırdı.

"Bir Allah’ın kulu bile yer vermedi! Ayaklarıma kara sular indi! Gençlerin ellerinde telefon, kafası hep ya önlerinde ya da dışarıda, bari bir şey görseler gam yemeyeceğim!”

Arka sırada köşe de oturan genç söylenerek yer vermek zorunda kaldı, iyiliği başa kakarcasına.

“Ben de para veriyorum. Kabahat şoförde, ayakta yolcu almasaydı”

Çok sakin görünen şoför bu söze kızdı.

“Sizleri içeriye zorla mı bindirdim? Kapıyı açınca içeri üşüşmesini biliyorsunuz!”

“Tövbe estağfurullah!” sözleri hep birlikte yükselince şoför sustu.

Genç kadın aniden kalkıp koltuğun üstüne çıkınca kafasını tavana vurdu. Çıkan ses gök gürültüsünden şiddetliydi. Şoför:

“Yavaş ablam yavaş, arabanın daha borcu bitmedi. Bir de bize masraf çıkartma bu saatten sonra!”

Kadın kafasını tutarak acı içinde:

“Şuna bak yahu! İçeride boğulacağız şoför nelerden bahsediyor! İnsan önce bir kere geçmiş olsun der!”

Şoför kaşları çatık dikiz aynasına bakarak sileceği kapattı. Vapurun sireni gök gürültüsüne karışıyordu. Ayakta bekleyenler sıkılmıştı. Nefesleri birbirine karışmış, terliyorlardı. Kapıya yaslanan orta yaşları geçkin adam, daha fazla dayanamadan şoföre seslendi:

“Lütfen kapıyı açar mısın, inmek istiyorum! Daha fazla durursam kalpten gideceğim!”

“Tabi açayım açmasına da yüzme biliyor musun? Hem kapıyı açarsam bir anda kendini denizde bulursun! Açayım mı?”

Adam sustu. Yanıt vermedi.

Dolmuş içindeki suların gittikçe yükselmesi yolcuları tedirgin etmişti. Hatta birçoğu koltukların üstüne çömelmişti. Kır saçlı, siyah çerçeve gözlüklü elinde kitapları olan adam ortaya konuştu:

“Beyler bayanlar biliyorum hepimizin morali bozuk, son yılların en büyük afeti ile karşı karşıyayız. Birbirimizin moralini bozmayalım. İsterseniz size güzel bir fıkra anlatayım ne dersiniz?”

Genç kız, kulaklığını çıkarttı.

“Ağabeyim doğru söylüyor. Hem moralimiz yükselir. Anlat ağabeyim şöyle güzel bir fıkra da, moralimiz yerine gelsin”

“12 Eylül İhtilali yıllarında bir adamın bir papağanı varmış. Adam ne sağcı ne solcu ne komünist ne de faşistmiş. Bir gün adam papağana, ‘bak papağan ben bugün solcuları eve çağıracağım onlar gelince ‘yaşasın solcular!’ diye bağıracaksın’ demiş. Bizim papağan solcular gelince başlamış ‘Yaşasın Sağcılar!’ diye bağırmaya. Bunu duyan solcular adamı bir güzel dövmüşler. Adam bakmış papağan sağcılar diye bağırınca ertesi gün sağcıları çağırmaya karar vermiş. Sağcılar gelmiş bizim papağan başlamış, ‘Yaşasın solcular, yaşasın solcular!’ diye bağırmaya. Bunu duyan sağcılar adamı bir güzel dövmüşler. Buna sinirlenen adam papağanın tüylerini koparıp kümese atmış. Tavukların hepsi kahkahalar atıyor. Sonra bizim papağan, ‘ne gülüyorsunuz fahişeler ben sizin gibi fuhuştan değil, siyasetten girdim içeri” sözünden sonra kimse gülmedi. Herkes damlacıklar arasından dolmuşun denizle birleşmesini seyrediyordu.

Korku, zaman ilerledikçe yüzlerde daha belirginleşiyordu Fıkrayı anlatan adam anlattığına pişmandı. “Bu millete ne anlatırsan anlat, yüzü gülmüyor.” diyerek kızgınlığı arasında su içinde kalan ayaklarını daha da yukarı kaldırdı. Tedirginlik yerini panik havasına bırakmıştı. Artık bağırıp çağırmalar karşısında şoför devreye girmek zorunda kaldı. “Baylar, bayanlar, kaptanınız konuşuyor. Korkmayınız, şoförünüz olarak her türlü tedbiri almış bulunmaktayım. Şu anda dolmuşumuz denizle birleşti. Eskiden böyle bir şey olacağı söylenseydi, gülerdiniz değil mi? Aranızda yüzme bilmeyenleriniz var mı?”

Yanında oturan yaşlı adam,

"Evladım, bu yaştan sonra hangi nefesle yüzeyim?”

Orta sıradaki yaşlı kadında ona benzer bir şeyler söyledi. Birkaç müşteri de yüzme bilmediklerin söyleyince şoför rahat tavrıyla, “Değerli yolcularımız panik yok! Panik yok! Merak etmeyin kimse ölmeyecek. Şimdi koltuklarınızın altına doğru eğilin. Orada can simitlerini göreceksiniz. Onları alıp hemen takıyorsunuz”

Ayakta bekleyen yolculardan birisi söze girdi.

“Peki biz ne olacağız?”

Şoför güldü. Kontağı çevirip silecekleri çalıştırdı.

“Hiç sizleri düşünmez olur muyuz? Size de var"

Yağmur hafiflemiş, yolcular bellerindeki can simitleriyle bekliyorlardı Pencere kenarında oturan adam tıkırtıları duyunca eliyle buharlaşan camı sildi. Başında itfaiye şapkası olan kara bir yüzün kendine gülerek baktığını görünce sevindi. “Kurtulduk!” diye bağırınca içeride sevinç nidaları son bulmuyordu. Şoför, "Kaptanınız vapuru, pardon dolmuşunuzu sağ salim durağa yaklaştırmıştır.” Fıkraya gülmeyenler bu kez kurtulmanın sevinciyle gülüyorlardı.

Not: Tanıtım için yapılacak kısa alıntılar dışında yazılarım E-Güven Şirketince tasdik edildiğinden izinsiz hiç bir yolla çoğaltılamaz.

Yapay Zeka Robot Olivia

            3028 yılında patlak veren Yedinci Dünya Savaşı’ndan sonra dünya nüfusu sadece bir milyar kalmıştı. İnsanlar, bütün ülkelere sıçr...